16 Şubat 2018 Cuma

Neden sonuç ilişkisi, ders olarak konulsa, ilkokuldan, üniversiteye kadar vazgeçilmez olurdu.

Evrende her neden bir sonuç doğurur. Sonuçları incelediğinizde ise bir şekilde nedene ulaşırsınız. Kullanacağınız güzel araçlardan biri de, sorgulama yeteneğinizdir.

Küçük çocuklar etraflarını tanımak için bitmez tükenmez bir merak içerisinde sorular sorar, nedenleri ve sonuçları anlamaya çalışırlar. Büyükler, neden sonuç ilişkilerini anlamak için sormaktan vazgeçtikleri anda, etraflarında olup biteni kavraayamaz hale gelirler.

Gelişmiş ile geri kalmışlık arasındaki temel fark, işte bu neden sonuç ilişkilerini anlamak için gereken sorgulama yetisinin ortadan kalkmış olmasından kaynaklanır.

Neden yanılıyoruz?

Derscartes, sizi önceden aldatan bir şeye güvenmenizin doğru olmayacağını düşünmüştür. Ancak eğer neden sonuç ilişkisini kuramıyorsanız tekrar tekrar yanılsanız da bu durumdan kurtulamazsınız. Descartes bu kanıya duyu organlarımızın bizi yanıltma ihtimali bulunması nedeniyle varmıştır.

Dünyayı ve çevremizde gerçekleşenleri olduklarından farklı ve hatalı olarak algılıyorsak neden sonuç ilişkisini nasıl kurabiliriz? Hakikati nasıl bilebiliriz? Bilim bunun için iyi bir araç olabilir. Bilimsel yaklaşımlar ile aynı şartlar altında gerçekleştirilen deneyler aynı sonuçları vermelidir. Eğer aksi söz konusuysa büyük ihtimalle bir şeyleri gözden kaçırıyor olabiliriz. Bilimin güzel yanı sebep sonuç sorgulamalarına hep açık olmasıdır. Diğer bir deyişle bilimsel çıkarımlar her zaman yanlışlanabilir. Bir tek farklı bir sonuç bulunması bile deney sonunda varmış olduğunuz sonucu güvenilmez hale getirir.

Dolap canavarları gerçek mi? 

Çocukken durum çok daha zordur. İster istemez büyüklerinizin ve çevrenizdekilerin söyledikleri dünyayı algılayışınızı etkiler. Eğer yatağınızın altında ya da dolabınızda bir canavar olduğuna inanırsanız beyniniz sizi tehlikeden korumak adına oralara yaklaşmaktan alıkoyar. Çevrenizden etkilenerek kafanızda kurguladığınız korkutucu durum gerçekliğiniz haline gelebilir. Oysa gerçekte bir canavar olup olmadığını anlamanın yolu, yüzleşmektir. Eğer bir canavar varsa onu görmeniz gerekir. Sizden saklanıyorsa ve onu görmüyorsanız ya düşündüğünüz kadar güçlü değildir ya da yoktur. Bir diğer yaklaşım da korkunuz hakkında bilgi edinmektir. Örneğin yatak altı ya da dolap canavarları ne yer, ne içerler? Boş vakitlerinde ne yaparlar? Arkadaşları var mıdır? Tüm bu sorulara çevrenizden yanıtlar gelebilir. Üstelik çevrenizdeki kişiler öylesi aktarılar ki bu bilgilerini sanki kendi deneyimledikleri ve yaşadıkları gibi sanabilirsiniz. Oysa onlar da başkalarından duyup, aktarmışlar ve tüm topluluktan benzer içerikte veriler gelmeye başlaması üzerine bu tür söylentilere inanmışlardır. Popüler kültür fantezileri böyle ortaya çıkar. Kurt adamlar, vampirler, periler, uzaylılar. Birilerinin deneylediğine şiddetle inanırsanız, bir gün beyniniz size benzeri bir yanılsamayı da yaşatabilir çünkü hastalıkları bir kenara bırakacak da olsak hayal gücünüz bir gün istediğiniz yanılsamayı yaşamanıza kapı açabilir. İşin garip yanı birilerini böyle popüler kültür masallarına kolayca inandırabilirsiniz. Aynı insanlara gerçeği tüm yalınlığı ile anlatıp bunların hayal ürünü olduğunu ise kolay kolay inandıramazsınız.

Uzaylılar kaçırdı, inceledi

Sebep sonuç ilişkilerini kurmayı becerdiğinizde durum değişir. Örneğin Amerika'nın çorak topraklarında yaşayan, tarımla uğraşan bir çiftçisiniz. Dünyada tonla yer varken uzaylılar neden gelip sizi alıp götürür ve bedeninizi incelerler? Ameliyat ederler? Binlerce ışık yılı öteden gelecek bir teknolojiyi üreten canlılar tükürükte bile bulunan DNA'nızı alıp, sizden bir tane üretemeyecek kadar beceriksiz olabilirler mi? Hadi değiller diyelim, sıradan bir köylüyü kaçırıp incelemek, dahası sizin bunu bilecek kadar bilinçli kalmanızı engelleyememek, dahası hayatta kalıp deneyimlerinizi başkalarıyla paylaşmanızı engellememeleri çok amatörce değil mi? Eğer bizlerini onları keşfetmesini isteseler tüm İnternet, Televizyonlar, Radyolar kolayca amaçlarına ulaşmalarını sağlamaz mı? Bu gizemli yaklaşım neden? Mesela bir uzaylı ile hiç gerçekleşmemiş bir yakın temas neden olamaz mı?

Evren çok büyük, Carl Sagan'ın da dediği gibi "Eğer tüm evrende yaşam sadece dünyada varsa, bu çok büyük bir yer israfı olurdu". Evrende başka gezegenlerde yaşam olabileceği gerçeğine rağmen mesafelerin uzunluğu gezegenler arası yolculuğu imkansız hale getiriyor olabilir. Ancak buna üzülmemek lazım. Böyle bir imkana sahip olacak akıllı türlerin iyi  ya da kötü niyetli olma olasılıkları aynı. Dolayısıyla 3. türden yakın ilişkiler çok da istenilecek bir durum olmayabilir. En azından kendimizi düşünelim. Uygarlığımızın mevcut gelişmişlik düzeyi ile yıldızlar arası yolculuk yapabilsek bu gittiğimiz gezegenlerdeki canlılar için hiç de iyi olmayabilir. Biz hala Dünya'da enerji, güç ve para gibi nedenlerle birbirimizi katlediyoruz. Bizden geri teknolojiye sahip bir akıllı canlı türü bulsak, iyilik olsun diye, ona tüm teknolojimizi mi aktarırız, yoksa etinden, sütünden, dersinden başlayıp tüm zenginliklerini kendimize mi alırız? Evrende aynı fizik kuralları işlediğine göre, orada bir yerlerde akıllı bir canlı türü evrim geçirdiyse, görünümü bize benzemese de davranış ve yaklaşımları benzeyebilir.

Günlük hayattan bir örnek

"Ankara'da açık çatı katlarına konulan yer karoları neden patlar?" diye kendinize sorun.

Ankara kışları soğuktur. Geceleri sıcaklık çok düşer. Sıfırın altında sıcaklıkların gerçekleştiği uzun kış geceleri olur. Kılcal derz çatlaklarına giren su dondukça genişler. Genişleyen su çatlakları genişletir. Böylece çatlak derzin altına ve zamanla karoların altına ilerler. Isınan hava nedeniyle eriyen buzlar suya döner. Su bu çatlakları doldurur. Isı düşünce su yeniden donar ve çatlaklar genişleyip ilerler. Daha çok çatlak ve daha çok su bir süre sonra patlayıp kalkan yer döşemeniz anlamına gelir. Suyu uzak tutabilirseniz karolar patlamaz. İşte Ankara'daki çirkin çatı kapatmalarının nedeni suyun donduğunda gösterdiği bu garip genleşme etkisidir. Diğer maddeler donduklarında büzülürken, su genleşir. Eğer su da diğer maddeler gibi soğuduğu zaman büzülseydi belki de çatı kapatması yapmak için başka neden bulmamız gerekecekti. İşte, size basit bir sebep sonuç örgüsü.

Sözün özü. "Neden?" diye sormaktan ve cevabını aramaktan vazgeçmeyin. sonuçta bu da bizim doğamızda var.

1 Şubat 2018 Perşembe


Alışkanlıklarımız hayatımızda önemli bir yer tutar.

Bir kaç örnek ile somutlaştırayım:
  • Her gün aynı yerden sabah kahvesi almak, 
  • Kapı eşiğinden sağ ayağımızı atarak geçmek, 
  • İşe giderken aynı yolu kullanmak, 
  • Kırmızı ışıkta araçla aynı şeritte durmak, 
  • Simitin yanmış olanını almak, 
  • Aynı berberde traş olmak, 
  • Markette hep aynı kasayı seçip oradan ödemek, 
  • En üstteki gazeteyi değil de bir veya daha alttakini çekip almak, 
  • Dişinizi fırçalarken belli bir sıra takip etmek ve saymak, 
  • Sadece belli bir içecek markasını tercih etmek ve gittiği yerde ondan almak için ısrar etmek, 
  • Hepsi taze, fırından yeni çıkmış olsa da tüm ekmekleri mıncıklamadan bir tanesini seçememek,
  • Evde hep aynı yere oturmak,
  • Temizliğe aynı yerden başlayıp, aynı yerden bitirmek,
  • Yemek yerken çorba, ana yemek, salata, tatlı gibi sıra takip etmek (oysa tatlıdan başlayıp, çorbayı sonda da içebilirsiniz)
  • Kendi kendinize ritüeller oluşturup onları takip etmek,
  • Yürürken karelerin içine basmak ya da çizgilerin üzerinden yürümek,
  • Paraları cüzdana yerleştirmeden yönlerini düzeltmek,
  • Aynı şehirde, aynı semtte, aynı evde oturmak. 
Tabi ki bunlara daha pek çok alışkanlık davranışı eklenebilir. Beynimiz tekrarları, ritüelleri sever. Tahmin edilebilir sonuçlara sahip davranışlar güvenlik hissi verir.

Okuma önerisi: 10 Örneği ile Takıntı Hastalığı ve Çözümü

Alışkanlıkları değiştirmek, bırakmak iyidir. Başta biraz mutsuz etse de yenilik iyidir. Gelişmeye, yeni keşiflere yol açar. Aklınızı genç, vücudunuzu diri tutar. Uzun dönemde. daha mutlu, sağlıklı ve uzun bir yaşantıya neden olur.

Sahte güven duygusuna kapılmış beyninizin esiri olmayın. Hayatınızı alışkanlıklarınız şekillendirmesin. Kontrolü kendinizde olan bir hayat yaşayın.

Kendinizi tanıyın!


27 Ocak 2018 Cumartesi

Dilaver ve Aziz aynı iş yerinde çalışan iki arkadaştı. Büyük bir holdingin boya dağıtım şirketinin yöneticileri idiler. Görev icabı Niğde'ye gitmeleri gerektiğini öğrendikten bir gün sonra birlikte yola çıktılar. Onlara yolda ilkbaharın etkisinde uyanmakta olan doğanın güzellikleri eşlik etmekteydi. Son derece keyifli bir yolculuktu. Etrafa izleyerek yapılan, gündüz yolculuğu gibisi yoktu.

Aziz, Dilaver'in yöneticisiydi. Karizmatik bir yönetici olan Aziz çevresinde belirgin vücut dili ve kendinden emin tavırları ile saygı uyandırırdı. Dilaver de durumun bilincinde Aziz'e sevgi ve saygı duyardı. Aziz'e minnettar olması iş yerinde Aziz'in ona iyi davranması ve yükselmesi için yüreklendirmesinin ve destek vermesinin etkisi büyüktü. Aralarında 27 yıl yaş farkı vardı. Yaş farkının ve aralarındaki yakınlığın da etkisiyle Dilaver, patrondan çok, bir baba gibi görürdü Aziz'i. Aziz evliydi ve bir kız çocuğu vardı. Eşi büyük bir şirkette finans müdürüydü ve alımlı bir kadındı. Mutlu bir aileydiler.

Dilaver evli, 3 çocuklu bir adamdı. 30'lu yaşlarında olmasına rağmen işinde geldiği noktadan memnundu. Eşini ve 3 oğlunu seviyordu. Çok isteseler de bir kızları olmamıştı. Oğlanlar da evde ortalığın altına üstüne getirmelerine rağmen pek tatlıydılar. Sokaktan sahiplendikleri Maltese, Terrier kırması dişi köpek Dobiş, bir nebze olsun kız evlat hasretini gideriyordu. Küçük oğlu Tamer vermişti o garip ismi köpeğe. Ama "Dobiş!" deyince gözlerinin parlaması köpeğin de durumdan memnun olduğunu gösteriyordu.

Dilaver'in kendince bir dürüstlük anlayışı vardı. Özünde, yalan söylemenin kötü olduğunu düşünürdü. Bir de yalan söyleyen insanların çok iyi hafızaya sahip olmaları gerektiğini. Dolayısıyla kötü bir yalancı olmak yerine, sözü doğru, olabildiğince güvenilir biri olmayı tercih ediyordu.

Dürüst insanların işi aslında zordur. Siz ne kadar dürüst olsanız da çevrenizdekiler öyle olmadığında sizi de kendileri gibi varsayarlar. Böyle bir ortam, denizde yüzmeye çalışırken denizin dibinde hava solumaya çalışmak gibidir. İçinizdeki hava yettiğince dipte kalırsınız, sonra boğulmak ile suyun yüzeyine çıkmak arasında bir tercih yapmanız gerekecektir.

Dilaver, zeki biriydi. Toplumdaki bireyler ile karşılaştırıldığında normalin üzerinde bir zekaya sahipti. Ancak ancak yeterince akıllı mıydı? Zeka doğuştan gelir. Akıl ise hayat boyunca deneyim ve birikimlerle elde edilen, kişinin ömrü boyunca kazandığı bir olgudur. Aziz, hem zekası, hem aklı ile Dilaver'in çok daha ilerisindeydi.Görüp geçirdiği hayat tecrübesinin bunda büyük etkisi vardı. Daha önce çalıştığı iş yerlerinde en sevdiği arkadaşlarından yediği kazıklar onu güçlü ama çevresindekilere mesafeli davranmaya yöneltmişti. "Kazık yiyeceksem, artık dostumdan olmasın bari" diye düşünürdü.

Bilgelik zeka, akıl ve ahlakın bileşkesidir. Evrensel ahlak zarar vermeme üzerine inşa edilmiştir. Örneğin doğanın dengesine bilerek ve isteyerek zarar vermemek. Bir başkasını bilerek ve isteyerek kırmamak gibi.

Yine biz dönelim araç yolculuğuna: İstanbul'dan başlayıp Niğde'de son bulacak yolculuğun mesafesi uzundu. İster istemez laf lafı açıyordu. Dilaver futboldan pek haz etmediği için daha çok güncel siyaset ve olaylar üzerinden konuşuyorlardı. Ancak Dilaver'in felsefe sevgisi dönüp dolaşıp sözü düşünsel konulara getirdi. Varlığımızın nedeni, evrenin büyüklüğü, insanın bir küçücük fıçıcık, Dünya isimli toz parçası üzerinde enerjiden gelip, hayat bulması tüm hararetiyle Dilaver'in o yolculuktaki sohbet konularının büyük bölümünü oluşturuyordu. Aziz daha çok dünyevi işlerin adamıydı. Daha çok ayağı yere basan konularla ilgilenirdi. Mesela, boya pazarlama konusunda yeni fikirlerden bahsetseler, ya da yeni bir ortaklık için fikirler konuşulsa çok daha fazla ilgiyle dinlerdi ama gel gör ki, yol arkadaşı öyle maddi işlerle pek ilgilenmiyordu.

Bir ara yolda giderlerken ilerde yollarının üzerinde bir kaplumbağa gördüler. Dilaver heyecanla aman abi yoldaki kaplumbağaya dikkat et, ezmeyelim dedi. Aziz, "yok ben onu ortalarım, bir şey olmaz" dedi. "Aman abi dur" demeye kalmadan hayvanın üzerinden geçtiler. Aracın diferansiyelinin yere yakın kısmı üzerinden geçerken kabuğu kırdı. Çıkan çatırtı iç parçalayıcı gelmişti Dilaver'e. Zavallı kaplumbağa ise kanlar içinde kalmıştı. Morali bozulan Dilaver "abi dedim ama yaa..." diye geveledi. Aziz ise anlamsız bir şekilde sırıtırken, "aman canım, oldu işte, boş ver" karşılığını verdi.

Dilaver'in keyfi kaçmıştı. Geçen yaz, yine ikisi birlikte İstanbul'dan Ankara'ya giderken otoyolda yere konmuş olan Şahin geldi aklına. Onu da uzaktan gördüğünde "aman abi yavaşla, kuş kaçamayacak galiba" demişti. Zavallı kuş havalanmaya çalışırken 180'le giden araç, camının bitip, tavanının başladığı yer ile canını almıştı. Boşa giden iki can.

Aracın yol ve motor gürültüsü dışında ortam bir süre sessiz kalsa da, yarım saat sonra sohbet yeniden başladı.

Dilaver, yolda felsefi konular üzerine konuşup durdu. Bir ara, her nereden aklına geldiyse eşler arasında dürüstlüğün önemine getirdi sözü. Dilaver, ömür boyu tek eşliliğe inanıyordu. Eşlerin birbirine sadakatsizliğini, karşılıklı isteyerek verilmiş bir sözün tutulmaması olarak niteliyordu. Konuşmanın içinden coşkulu gelişinden olsa gerek, ağzından şu sözler döküldü. "Eşini aldatan, herkesi aldatabilir". Aslında ifade etmek istediği: Hayat arkadaşın olan ve pek çok şeyi paylaştığın bir insana yalan söylüyorsan, bunu herkese yapabileceğinin açık olduğuydu.

Aziz, "yok ama o kadar da değil canım!" diye cevapladı. Bir yandan da kafasında "acaba işyerindeki hatunlardan haberi mi var da, bana zarf atıyor bu çakal" düşüncesi dolanıyordu. Oysa Dilaver'in hiç bir şeyden haberi yoktu. Aziz o kadar ketum biriydi ki, böyle bir şeyi herhangi bir ortamda ağzından kaçırması mümkün değildi. Ancak, o paranoyak yapısı ve hayatta kimseye güvenilmeyeceği düşüncesi o anda yine galip gelmişti. Kafasının içerisinde yaşadığı küçük fırtınayı pek belli etmedi. Sonra da işle ilgili önemsiz şeylerden bahsederek sohbeti başka bir yöne çevirdi.

Aziz ile üç, beş yıl daha aynı iş yerinde çalıştı Dilaver. Bir kaç yıl sonra başka bir iş imkanı bulduğunda hemen değerlendirmesi konusunda destek veren Aziz'in tutumu fazla yardımsever gelse de, yeni işin cazibesi ve ortamın değişmesinin vereceği huzur nedeniyle başka bir işe geçti Dilaver. Yıllar birbirini böylece kovaladı.

Günlerden bir gün, eski iş arkadaşlarından Engin ve Serkan buluştukları bir kafede konuşurlarken Dilaver eski iş yerinde 2 yıl kadar önce beklenmedik bir anda toplu emeklilik dalgasının yaşanmış olduğundan bahsettiklerinde biraz şaşırdı. Aziz abisi ve bir kaç kadına topluca işten el çektirilmişti. Anlam veremediği için nedenini sordu. Serkan muzipçe güldü. "Ne yani, bilmiyor musun? Aziz o hanımlarla yıllarca gönül ilişkisi yaşamış. İçlerinden birini terk ettiğinde o kadın intikam için durumu büyük patrona anlatmış. Patron da toplam 5 çalışanın işine son verdi" dedi. "Tüh, üzüldüm, severdim Aziz abiyi de" dedi Dilaver. Engin, "oğlum amma safsın, adam senden şüphelenip büyük patrona size Dilaver mi söyledi yoksa bunları?" diye sesini yükselttiğinde kendi kulaklarımla duydum. Olayın aslı ortaya çıkana kadar hepimiz adama senin kumpas kurduğunu sanmıştık" diye ekledi. Dilaver, "ben bu durumu şimdi sizden öğreniyorum yahu" diyebildi. Serkan "o hoo, sen de amma safsın, gerçekten bilmiyor muydun? Kadınların Aziz'in etrafında pervane olmaları da mı, çekmemişti hiç dikkatini?" diye sordu. Biraz mahcup, "yok vallahi, haberim yoktu" diyebildi Dilaver. "Alem adamsın" diye kahkahayı bastı Serkan, Engin de ona katıldı. Ayıp olmasın diye Dilaver de yarım ağız gülüyordu ama bir yandan da o uzunca yolculukta söylediklerinin aklında gelip, gidişine engel olamıyordu. Eşini aldatan, herkesi aldatabilir.

19 Ocak 2018 Cuma

Özellikle memeli gelişmiş canlılarda rastlanan bir davranış biçiminden bahsetmek istiyorum. Baş erkeklik. Ya da belgesel çevirmenlerinin yaptıkları çeviri özrü ile Alfa Erkeklik.

Alfa Latin ve türevi pek çok alfabenin ilk harfidir. Yani A. "A Erkek" ifadesi yeterince fiyakalı bulunmamış olmalı ki, belgesellerde sürünün başındaki erkeğe Alfa Erkek diyorlar. Korkarım, dilimize de "Alfabe" gibi "Alfa Erkek" ifadesi de bu şekilde girmiş oluyor. Diğer yandan, toplum içerisinde böyle durumlarda şeyh, şıh, başkan, reis gibi ifadeler kullandığımız için, "Alfa Erkek" sadece belgesellere etkili bir sözcük grubu.

Alfa erkeklik durumu bir şekilde işe yaramış ve hayatta kalma olasılığını artırmış olmalı ki bir davranış biçimi olarak canlı türleri arasında kabul görüyor.

Nedir Alfa Erkek?

Nedir alfa erkek? Özetle, türdeş canlı topluluklarının yöneticisi. 5-10 bireyden oluşan grubun baskın erkeği. Gruptaki tüm dişiler ile istediği gibi çiftleşen. Yaptığı yapılan, gittiği yere gidilen. Karar verici merci. Gücünü kaybettiğinde genellikle gruptan uzaklaştırılan eski alfa erkek, çoğu canlı türlerinde ölüme terk ediliyor. Yani bunu sürüdeki birey için kalıcı bir durum olarak kabul etmek zor. İnsan toplulukların da ise durum farklı olabiliyor. Gücünü ve hatta akıl sağlığını yitirse bile insan topluluklarında Alfa Erkek olarak kalmasa da bir büyük olarak saygı görmeye devam edebiliyor.

Okuma önerisi: Sürüdeki Kara Birey


Ana Tanrıça Kültü

Belki de erkek egemen günümüz toplumunun bu halde oluş nedeni, türler üstü kabul gören alfa erkek kavramı olabilir. Bir küçük tarihi istisnayı göz ardı edersek tabi. Bu istisna Ana Tanrıça Kültü olarak ele alınabilir. Tanrıçanın da dişi olduğu, dişilerin alfa oldukları bir tarih kesiti de var olmuş. Neolitik dönemde Mezopotamya bölgesinde bulunan aslanlı Ana Tanrıça heykelleri kadına verilen önem ve yönetim erkine sahip olan kadınların milattan önce 7000'li yıllara kadar uzanan bir olgu olduğu ileri sürülmektedir.

Sadece Mezopotamya ile sınırlı da değil, Akdeniz çevresinde pek çok yerleşim yerinde ana tanrıça kültü ile ilgili bulgulara rastlanmıştır. Anadolu'da Kibele ya da Sibel heykelleri, antik Yunan uygarlığında sıklıkla görülen Artemis, Roma uygarlığında Diana olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yunan mitolojisinde tamamen savaşçı kadınlardan oluşan ulus yani Amazonlar da unutulmaması gereken bir başka söylencedir. Yani işin içine yine güç ve güçlü olan durumu giriyor. Belki de yönetmek için gücü elinde kim bulunduruyorsa o "Alfa" olur denebilir.

Ana tanrıçanın gücünün kadının doğurganlığından geldiği düşünülmektedir. Neden sonuç ilişkilerinin yeterince doğru kurulamadığı ilkel topluluklarda kadın yeni bir bireyi dünyaya getirme (bir anlamda yaratma) gücüne sahip olmasından, bu şekilde değerlendirilmiş olmalıdır.


Alfa Tanrı

Eski kültürlerde birbirlerine yakın olarak yaşayan ve irtibat halinde olan toplumlarda tanrıların kolayca benimsendiği ve kendi tanrıları yanında kabul gördüğü düşünülmektedir. Dolayısıyla bir tanrıya tapan bir topluluk daha iyi bir durumda olan, örneğin: çok iyi av bulabilen ve tarım yapan komşu yerleşik kültürün tanrılarını benimseyebilmektedir. Zamanla yerleşik hayatta daha çok erkek egemen hale gelen insan topluluklarının tanrıları da aynı değişimden etkilenmiş olabilir. İçlerinde en güçlü olan hepsinin üzerinde bir yere oturtulmuş olabilir.

Hayvan Topluluklarındaki Durum

İnsan topluluklarındaki Alfa Erkek kavramı diğer memelilerdeki Alfa Erkek kavramına ters düşer mi? Pek değil. Genellikle hayvanlar dişileri ile birlikte avlandıkları için ve av ve korunma ile ilgili olarak erkeklerin yapısı görece daha kaslı ve büyük olduğundan ekibi yönetenin en güçlü birey olması anlaşılır bir durumdur. Bu başarıyı artıracak ve bireylerin karınlarını doyurmalarını sağlayacaktır. Yeterince iyi beslenme hayatta kalma ve neslini devam ettirme anlamına gelir.

Yani alfa erkek, doğanın kuralları gereği evrilmiş erkek bireylerin en güçlüsü olur. Aslında her insanın dişi, erkek ayrımı olmaksızın bir alfa potansiyeli vardır. Doğada da kimi zaman bazı türlerde dişi Alfa bireyleri görebiliriz. Bu durumda kültürel etkiler yanında, kaba kuvvet belirleyici oluyor diyebiliriz. Beden yoğun işlerden, zihin yoğun işlere geçiş oldukça, Alfa bireylerin her iki cinsiyetten de aynı oranda çıkabilecekleri bir gelecek mümkündür.

E peki insan alfa erkek? Bu konuda çok da başarılı olamadığımız ortada. En azından siyaset konusu düşünüldüğünde erkekleri çok başarılı bulmuyorum. Alfa'lar mı? Evet, alfalar. Ancak insanı hayvanlardan ayıran vicdan, ahlak gibi konular söz konusu olduğunda, sıkıntılı olduklarını söylemek mümkün. Demek ki değişim kaçınılmaz. Bakalım zaman neler gösterecek?

15 Ocak 2018 Pazartesi


2018’DE FİRMALARIN ZAM ÖNGÖRÜSÜ YÜKSELDİ,
ADAYLAR İSE ZAM KONUSUNDA 2017’YE ORANLA DAHA UMUTLU!
ORTALAMANIN YÜZDE 9 OLMASI ÖNGÖRÜLÜYOR
SEKTÖR
YÜZDE
Bankacılık / Finans
10%
Bilgisayar / BT / Internet
10%
Gıda
9,50%
Otomotiv
9,50%
Telekomünikasyon
9,50%
Sigortacılık
9,00%
Mağazacılık / Perakendecilik
9,00%
Tekstil
9,00%
Sağlık / Hastane
8,50%
İmalat
8,50%
İnsan Kaynakları
8,50%
Eğitim
8%
İnşaat
8%
Lojistik
8%
Turizm
7,50%
Gayrimenkul
7%
Çağrı Merkezi
7%

Zam oranları 2018 yılında, geçtiğimiz yıllara göre yükseldi, firma yetkililerinin öngörüsü bu yıl ortalama zam oranının yüzde 9 olacağı yönünde. Adaylar ise zam konusunda geçen yıla göre daha umutlu, ankete katılan adaylardan zam yapılmayacağını düşünenlerin yüzdesi düşerken, yüzde 26’sı ise ortalamanın dışında bir maaş zammı bekliyor.
15.01.2018

Secretcv.com’un, 2018 yılı zam oranlarına yönelik düzenlediği ankete 950 firma yetkilisi ve 22 bin 500 aday katıldı. 15 Kasım - 31 Aralık 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilen ankete göre, firma yetkililerinin öngörüleri zam oranlarının yüzde 9 olacağı yönünde. Birçok sektördeki büyük firmaları ve KOBİ’leri temsil eden firma yetkililerinin yanıtladığı anket sonuçlarına göre en çok zam yüzde 10 ile Bankacılık/Finans sektöründe, en düşük zam ise yüzde 7 ile Gayrimenkul ve Çağrı Merkezi  sektörlerinde oldu. Adaylar ise geçmiş yıllara oranla daha umutlu. Ankete katılan adayların yüzde 26’sı ortalamanın dışında bir maaş zammı bekliyor. Zam oranlarının yüzde 5 ila yüzde 10 arasında olmasını bekleyen adayların oranı ise yüzde 30. Bu da daha önceki yıllara göre daha iyimser bir tablo çiziyor.

Yan haklar 2018’de yükselişte
Son yıllara göre artan zam oranlarının yanında, yan haklarda da bir yükseliş görülmekte. İşverenler tarafından çalışan verimliliğini artırmak ve başarılı çalışanları elde tutmak için verilen yan haklar  2018’de de sürdürülmeye devam edilecek. Klasik yan haklara ek olarak  çalışanların kendi ihtiyaçlarına göre seçebildiği ‘’yan haklar paketleri’’ sıklıkla karşımıza çıkacak. Şirketlerin yan haklar konusundaki farkındalıklarının da her yıl artacağı öngörülüyor.

Zam Oranları
Yüzde
Zam yapılacağını düşünmüyorum
31%
%5 ile %10 arası
30%
%11 ile %15 arası
14%
%5’in altı
13%
%16 ile %20 arası
12%
Adaylar 2018 yılında daha iyimser
Zam oranları beklentisini, iş arayan adaylarına da soran Secretcv.com’un, 15 Kasım-31 Aralık 2017 tarihleri arasında yaptığı anket çalışmasına 22.500 kişi katıldı.

‘’Bu yıl firmanızdan yüzde kaç zam bekliyorsunuz?” sorusunun yöneltildiği adayların yüzde 26’sı ortalamanın dışında bir maaş zammı bekliyor. Zam oranlarının yüzde 5 ila yüzde 10 arasında olmasını bekleyen adayların oranı ise yüzde 30. Yüzde 13’ü ise zam oranlarının yüzde 5’in altında olmasını bekliyor.  Maaşlarına herhangi bir zam yapılmayacağını düşünen adayların sayısı ise yüzde 31.

12 Aralık 2017 Salı


Bağlantı kurmak hayatın ta kendisidir. Dünyamız mikro organizmalardan en karmaşık canlı türlerine kadar bağlantılarla örülüdür. Mikro organizmaların iç yapılarındaki organellerden tutun, DNA'yı oluşturan nükleotitlere kadar her şey birbirlerine bağlıdır. Basit moleküller bağlantılar kurarak karmaşık yapıları, karmaşık yapılar bağlantılar kurarak organizmaları oluştururlar.

Beynimiz de nöronlar veglial hücrelerden oluşan bir yapıdır. Birbirine bağlı nöronlar her nasılsa tüm zihinsel etkinliğimizi ve hafızamızı, dolayısıyla kişiliğimizi ortaya çıkarır. Birbirine bağlantılarla ilişkilendirilmiş bir hücreler ağı evrenin gizemini ortaya koyabilecek kadar gelişmiştir. Hatta, yeteri kadar bilgi ve deneyimle donatıldığında evrendeki önemsiz yerini anlayacak kadar gerçeklerle yüzleşebilir de.

Söz bağlantılardan açılmışken gelin yakın geçmişimizde eğlence dünyasında ilginç olayların birbirleri ile nasıl bağlantılar kurduğunu görelim.

18 yaşında lise terk bir Amerikalı olan John Landis, Kelly's Heroes isimli filmde yapımcı yardımcısı olarak görev almak üzere Yugoslavya'ya gider. Avrupa'da pek çok İspanyol/İtalyan yapımı Spagetti Western filmde aktör, dublör olarak rol alır. 21 yaşında Amerika'ya dönüşünde artık yazar ve yönetmen olarak Schlock isimli komedi-korku türünde bir film yapar. Bu film gelecekte çok şeyi değiştirecek bağlantıların başlangıcı olsa da fazla ses getirmez.

1978'de yönettiği Animal House ve ardından,


1980 yılında gelen Blues Brothers,



1983'de yönettiği Trading Places,


1985'de yönettiği Spies Like Us,

1986'da yönettiği Three Amigos!, gibi komik yönleri ile birbirlerine bağlı filmler, unutulmaz komedi yapımlarıdır. Ancak Landis hiç bir zaman ilk dönemlerindeki korku-komedi film türünü unutmaz. 1981 yılında yaptığı Amerikan Kurt Adam Londra'da (An American Werewolf in London) isimli film Bir Oskar ve 60 milyon dolar hasılat getirir. Filmde o dönem için oldukça iyi sayılacak makyaj ve insan - kurt adam dönüşümü sahneleri vardır. Film ilk denemenin aksine korku-komedi türünü film dünyasına kabul ettirmeyi başarır. Filmde, kurt adam tarafından öldürülen insanlar hortlayıp, hayalet zombi makyajları ile kara mizah olarak nitelenebilecek bir oyunculuk sergilerler.

Dilerseniz filmdeki kurt adama dönüşme sahnesini izleyelim.


Michael Jackson 70'li yılların sonlarında yıldızı günden güne parlayan son derece yetenekli ancak biraz ezik ve kompleksli bir müzisyendir. Aile üyeleri ile neredeyse doğduğundan beri sahne tozu yutmakta ve giderek ünlenmektedir. Rock'un bir kralı vardır. Kendisi de rock söylemeye meraklı olsa da yaptığı müzik ve ince tonlu sesi bu tür müziğe yatkın değildir. Gözü ise çok daha yukarıdadır. POP Müziğin kralı olmak istemektedir. Thriller Albümü için Dönemin en büyük ve yetenekli yapımcısı olan Quincy Jones ile çalışır. Albüm tam anlamıyla hit olabilecek parçalarla doludur. R&B, Disko, Rock türlerinde ancak kendi sesine sahip adeta bomba gibi bir albümdür. Billie Jean isimli parça için harika bir Video Klip çekilir. Steve Barron yönetmen olarak harika iş çıkarmıştır. Öykü, dans, küçük metamorfozlar, güzel sesi ve dansı ile Michael. Unutulmaz bir kliptir. Ancak her şeyi sarsıp zihinlere kazınacak bir şey lazımdır. Aksi taktirde Popun Kralı olma amacına ulaşmak pek mümkün görünmemektedir. Thriller alışılmadık uzunlukta içinde korku teması taşıyan üstelik 60'lı yıllardan beri korku filmlerinin tanınmış siması olan Vincent Price tarafından seslendirilmiş etkileyici bir şiire de sahip, dinlemeye başlayınca insanın kapılıp gittiği müthiş bir parçadır.

Vincent Price'ın seslendirdiği şiir kısmını dinleyelim isterseniz.


Bunu tamamlayacak bir video klip etkin darbe olarak müzik piyasasını altüst etmelidir. Klip yapılır. Hatta klibin yapımın anlatan bir belgesel de yapılır. Klip, adeta kısa bir sinema filmi gibidir. Biraz da bu, harika müzik klibinin etkisi ile Michael Jackson 1983 yılında 11 dalda aday gösterilir ve 7 Grammy ödülünü alır. Artık Pop'un kralıdır.

Video klip Michael'ın sevgilisiyle sinemada bir kurt adam filmi izlemesiyle başlar. Daha sonra kız korkar ve filmden birlikte çıkarlar. Yolda yürürlerken Michael'in söylediği şarkı hikayeyi anlatır. Birden, ne alakaysa her yerden zombiler çıkar ve birlikte şarkılar söyleyip dans ederler. Müzik dünyası altüst olmuştur. Artık hiç bir şarkı için yapılacak video klip eskisi gibi olmayacaktır. Klip defalarca taklit edilir. Dans hareketleri ezberlenir. Filmlerde dansı canlandırılır.


Thriller, sadece bir müzik videosu değil, 80 kuşağında gençliğini yaşayan geniş bir insan topluluğunun kültür birikimine eklemlenmiş bir eserdir.

İşte, bağlantı kısmından burada söz etmek lazım. Video klip, Yönetmen John Landis tarafından çekilmiştir. Michael'in Kurt adama dönüşümü, "Amerikan Kurt Adam Londra'da" filmindeki teknikle gerçekleştirilir. Fimdeki hortlak zombiler de, video klipteki dansçılar oluverir.

O döneme kadar, müzik videoları stüdyolarda şarkıcı ve müzikle pek de ilgili olmayan seyirci ile çekilir, şarkıda söylenenler ve hikaye dinleyicinin hayal gücüne bırakılırdı. Yavaş, yavaş konuyu da içeren video klipler yapılsa da daha önce Thriller gibisi yapılmamıştı. 80'li yıllarda genç olanlar şüphesiz bu satırları daha kolay anlayacaklardır. İyi bir yönetmenin bir ihtiraslı bir pop müzik şarkıcısıyla bağlantıları, harika bir sonuca ulaşmalarını sağlamıştır.

Sadece doğa değil, eğlence dünyası da böyle, örnekteki gibi bağlantılarla doludur. Nasıl olmasın? Hayat bağlantıların eseridir.

Ben size sevdiğim bir video klibin hikayesini aktararak, buna bir örnek vermeye çalıştım. Beğendiğinizi umuyorum.

Sağlıcakla kalın.


4 Aralık 2017 Pazartesi

Geçenlerde daha gün aydınlanmadan araçla şantiyeye gidiyorduk. Aracın penceresinden bakarken hızla gözümün önünden akıp giden alaca karanlık yol süslerinin büyüsünden uzaklaşıp, kestireceğim yerde, düşünceye daldım. İçinde bulunduğum aracı düşündüm. Sonra üzerimdeki giysileri, çevrede insan tarafından ortaya çıkarılmış eserleri, evleri yolları. Sonra insan geldi aklıma. Neydi insanı insan yapan? Elimizden tüm bu birikim alınsa geriye ne kalır?

Unuttuk gitti

Tüm bildiklerimizi bir anda unuttuğumuzu düşünün. Eğitiminiz, okuma ve hatta konuşma yeteneğiniz yok olsa. Tüm insanlık aynı şekilde her şeyi unutsa. Bir tür fabrika ayarlarına sıfırlansak. Her şeyi yeniden keşfetmek şimdiki medeniyet seviyesine geri dönmek için kaç nesil gerekir? Dahası modern tarım, endüstri taşıma ile kopacak olan bağımız nedeniyle geniş kitleleri besleyebilir miyiz? Yerine getirilmeyen ihtiyaçlar kitlesel yok oluşa neden olur mu?

Dünyanın neresine giderseniz gidin, geniş bir dağıtım ağı sayesinde insan ihtiyaçlarının karşılandığını görebilirsiniz. Bitmek tükenmek bilmeyen bu ihtiyaçları karşılamak için koşturup dururuz. Yollar çılgın bir trafiğe, sanayi tesisleri büyük çapta üretime mecburdur. Bütün bunlar için bir de, çeşit, çeşit maddeden faydalanarak enerji üretip kullanırız. Bunlar için de inanılmaz sayıda insan çalışır. Bir anda herkes her şeyi unutursa bizden geriye ne kalır?

Beyaz sayfa

Eğer evrende başka bir yerlerde, başka akıllı canlılar varsa ve onlar da aynı şeyi düşünüyorlarsa, cevap kökenlerine kadar inmelerini gerektirecektir. Bir kafadan bacaklı, bir plankton, germanyum bazlı ilkel bir hayat formu, kınkanatlı bir böcek ve belki de bizim için, bir insansı olabilir. Beyaz bir sayfa. Ancak o kadar da parlak değil!

Yürümeyi becermek sanırım kolay olanlardan biri olur. 10 milyon nüfuslu bir şehirde bile olsanız, nereye gideceğinizi bilmeden etrafınızdaki şaşkın kalabalık gibi oradan oraya sürüklenmekten başka yapabileceğiniz bir şey yok. Akşam yaklaştığında giderek soğuyan hava nedeniyle donmadan hayatta kalmaya çalışmak bile başlı başına bir yaşam savaşı. Şansınız varsa görece sıcak bir mekana bir binaya sığınsanız bile en basit yiyeceğe ulaşıp karnını doyurmak bile bir mesele. Sizin gibi bir zamanlar insan olan etrafınızdaki canlıların sizi yemek olarak görmeleri de işten bile değil. Bundan iyi dünyanın sonu mu olur.

7 büyük günahtan biri: Kibir

İşte tam da bu anda aklıma ne kadar kibirli olduğumuz geliyor. aslında insanlığın sonu için dünyanın sonu diyoruz. Hayata öylesine pamuk ipliğiyle bağlıyız ki hayata insanlığın sonu için bile büyük bir kibirle "dünyanın sonu" diyebiliyoruz. Bir kaç derecelik bir ısı değişimi, virütik bir amansız salgın, dünyanın ekseninde olabilecek bir değişiklik, küresel bir hafıza kaybı kolayca sonumuzu getirebilir. Tahtadan dev bir gemi yapıp içine doluşsak bile kurtulamayabiliriz. Başka bir gezegene hatta Mars'a bile kaçsak kurtulamayacağımız bir sonla bir şekilde insan türü evrenden silinebilir.

Bizse bunların hiç farkında olmadan on binlerce yıldır yaşadık ve daha bir kaç yüzyıl geriye gittiğimizde kendimizi evrenin merkezinde görüyorduk. Ancak hayal ettiğimiz evren aslında o kadar büyükmüş ki, durumu anladığımızda bile, anlamak güç oldu.

Şunun şurasında tüysüz ve korumasız vücutlarımıza giydiğimiz rengarenk kıyafetlerin içinde gariban bir maymundan bile daha zayıfız. Tek korumamız olan kafamızın içine büyük zahmetlerle doldurmuş olduğumuz bilgi. Ne kadar bilgiye sahipsek o kadar çare üretebiliyoruz. Ancak bu bilgi bir anda yok olabilir. Her nasıl olup da anlayamadığımız bir şekilde organik bir nöron ağında tutulan bu bilgiler bir anda uçup giderse bizden geriye ne kalır?

İşte kibir, bu yüzden kötü ve gereksiz.

27 Kasım 2017 Pazartesi

Geçmişimizde yaşanmış pişmanlıklar, tüm yaşamımız boyunca bizi takip eden hayaletlere dönüşebilir.

Kendimizle baş başa kaldığımızda geçmiş yaşamımızda yaptığımız hatalara üzülebilir, "keşke öyle yapmasaydım da, şöyle yapsaydım, belki de şimdi her şey çok daha farklı olabilirdi" diye düşünebiliriz. Oysa geçmiş ile şimdinin farkı şimdiyi o anda yaşıyor olmak ve geleceğimize yön verecek olayları şimdilerde etkileyebileceğimiz gerçeğidir. Yani geçmişi değiştirmek mümkün değildir. Oysa şimdilere yön verebilirsek, geleceğimiz istediğimiz gibi olabilir. 70'li yıllarda TRT radyolarından birinde yayınlanan "Şimdiki aklım Olsaydı" isimli bir program vardı. Bir kişi ele alınır, geçmişte yaptığı hatalar hatırlanıp, aynı olaylar şimdi olsa nasıl davranacağını dramatize edilirdi. Genellikle öğüt şeklinde geçen anlatım sonunda dinleyenlere bir ders verilir bakın o yaptı siz ayağınız denk alın denilirdi adeta. Dinleyici açısından keyifli bir programdı. Gözden kaçırılan, geçmişte olanın artık düzeltilmesi mümkün olmayan bir durum olmasıydı. Zaten şimdiki aklımız da geçmişte olsaydı, olanlar başka türlü yaşanır ve "şimdiki aklım olsaydı" diye geçmişteki hataları yapmamak üzerine kafa yorulmazdı.

19. yüzyılda yaşamış olan Amerikalı kadın şair Emily Dickinson "Sonsuzluk şimdilerden oluşur" demiştir.

Teorik fizikten bahsediliyor gibi gelse de aslında son derece güzel bir durum tespiti söz konusudur bu cümlede. Sonsuzluk dediğimiz şey bize ulaşılamaz gelse de aslında içinde yaşadığımız durumdan başka bir şey değildir.

İnsan değişir. Eğer farkına varırsa kendini hem geliştirebilir, hem de olumlu yönde değişebilir. Çabalayarak işinde başarılı olabilir. Daha çok okuyarak, gezerek görerek ve yeni insanlarla tanışarak kendisini geliştirebilir.

Geçmişte yaşananlar olumsuz olabilir. Hatırlanmak bile istenmeyen acı veren anılar insan olmanın bir parçasıdır. Bu olumsuzlukları gelecekte kendimiz için avantaja çevirmek mümkündür. Tecrübe ya da deneyim dediğimiz kavram budur. Deneyimlerden aldığımız dersler, sonraki adımlarda benzer hatalar yapmamıza engel olabilir.

Geçmişteki hatalarınız için üzülmek hem zihni hem de bedeni yıpratacaktır. Pek çok hastalık böyle üzüntülerle boğuşan bedenlere musallat olur. Dolayısıyla geçmişte yaşamak sizi kısa sürede öldürebilir. Kendinize eziyet etmenin bir anlamı yok. Kendi kurduğunuz cehennemde hapis kalmayın.

Geçmiş deneyimlerinizden yararlanarak geleceğinizi daha iyi yapılandırmak elinizdedir. Şimdilerinizi bu nedenle iyi değerlendirmeniz gerekir. Kimse kaç "şimdi" sonrasını görmeyeceğini bilemez.

Şu andan sonrası sizin için temiz bir sayfadır. Anı iyi yaşamak ve değerlendirmek kendiniz için yapabileceğiniz iyi bir tercihtir. Dilimizde zararın neresinden dönülse kardır diye bir söz yaşamaktadır. Bu söz de geçmişe değil geleceğe bakmamız gerektiğini düşünen atalarımızın bize yerli yerinde bir öğüdüdür.

 Latin edebiyatının ünlü ozanı Horatius’un ünlü dizesinde gecen "karpe diem" sözü, anı yaşamamız gerektiğini bildirir. Geçmiş değiştirilemez, gelecek ise bilinemez. O halde önemli olan anı nasıl yaşadığımızdır. Gelecek bilinemese de inşa edilebilir. Bunun için de anı nasıl değerlendirdiğimiz son derece önemlidir. Çünkü geleceği ancak şimdi şekillendirebiliriz.

Sizi siz yapan geçmişinizdir. Bundan üzüntü duymayın ama ders alın. Gelecek ise sizin yapacaklarınızla şekillenecektir.

Şimdi önemli, gelecek de şimdi ile ilintilidir. Şimdiden geleceğinizi şekillendirmek için kendini geliştirmek ve tanımak daha iyi olmak ise, sizin elinizdedir. Geçmişteki tecrübelerinden yararlanarak daha iyiyi bulmak mümkündür. Başkalarının tecrübelerinden ders almak ise bilgelik için güzel bir adımdır.

Benliğinizi yüceltin.

1 Kasım 2017 Çarşamba



Albert Einstein, "Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür. Hayal gücü ise her yere." sözü ile hatırlanır. Fizik ile ilgili olarak yaptığı devrimsel öngörülerin büyük kısmı bilimsel olarak doğrulanmıştır. Hayal gücü sayesinde görelilik, kütle çekimi, uzay-zaman gibi konularda önemli çıkarımlar yapmıştır. Einstein sadece bu sözü ile yetinmemiş bir de "Zekanın asıl göstergesi bilgi değil hayal gücüdür" demiştir.

Günümüzün ünlü fizikçisi ve düşünürü Stephen Hawking ise: "Milyonlarca yıl insan türü hayvanlar gibi yaşadı. Ancak sonra, tüm hayal gücünü ortaya çıkaran bir şey oldu. Konuşmayı ve dinlemeyi öğrendik. Konuşma fikirlerin iletişimini sağladı, insanlığın birlikte çalışıp imkansız şeyler başarmasını da. İnsan türünün en büyük kazanımları konuşma ile geldi ve en büyük hataları konuşmamaktan". demiştir.

İnsanın öne çıkartan özelliklerden en önemlisi yaratıcılığıdır. İkincisi ise sorgulama kudreti. İnsanın kendini yüceltmesinin ve ilerlemesinin önünü bunlar açar. Yaratıcılık ve merak olmadığında insandan geriye öylesine yaşayan bir canlı kalır. İşte bu yüzden dilimizde hala yaşamakta olan "icat çıkartma!" sözü son derece tehlikelidir. Yaklaşık 7 milyar insan var dünyada. Eğer siz bir şeyleri değiştirmezseniz bir gün gelir başkaları sizi boşuna yaşayan kütleler olarak görüp ortadan kaldırmaya ya da amaçları doğrultusunda kullanmaya kalkabilir.

Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen bir katliamda, amazon ormanlarında modern dünyadan izole yaşayan yerlilerin bir bölümünü illegal madencilerin öldürdükleri öğrenildi. Hürriyet sitesinde yer alan haberi şöyle: "Amazon bölgesinde, dünyayla hiç bağlantısı olmayan, 14 farklı kabileye mensup 2 bin kişinin yaşadığı düşünülüyor.

Suçlulardan ikisi verdikleri ifadelerde kadın ve çocuklar olmak üzere kabilenin 5’te birinin yok edildiğini dile getirdiler."

İşte böyle. Her ne kadar insanlık olarak ilerlediğimizi öne sürsek de, beklenmedik anlarda atalarımızdan miras hayvanlık, ensemizde bitiveriyor.

O yüzden durmamak lazım. Durmanın bedeli çok ağır. İcat çıkartmak lazım. Tabi ki hayal gücümüzü kullanmak da.

Hayal etmeyi bırakmayın! 

Daha önce yapılmamış bir işi yapabilmenin en önemli aşamalarından biri hayal gücünüzü kullanmaktır. Merak ile destekli hayal gücü güzel sonuçlar elde etmenize neden olur. Sadece daha önce hiç yapılmamış şeyler için değil, yapılmış olanların daha iyi olabilmesi için de hayal gücü elzemdir.

Douglas Engelbart ilk bilgisayar faresini yapmıştır. Günümüzdeki artık ışıkla çalışan halini bir tarafa koyun, fare yardımıyla kullanılan kullanıcı arayüzü fikri, günümüzde dokunmatik ekranlarının yapılabilmesi için gereken hayal gücünü tetiklemiş olabilir. Öyle ya "bir ara birim kullanmak yerine, neden ekrana tıklamıyoruz" diye hayal eden birisi olmasa belki de şimdi tuşlu telefonlar kullanmaya devam ediyorduk.

Her hayal edilen öte beri iyi olacak diye de bir şey yok. Başarı hikayelerinin arkasında binlerce başarısızlıkla sonuçlanmış girişim vardır. Örneğin Microsoft tarafından üretilen akıllı telefon yazılımı ve dokunmatik yüzeyi berbat olan telefonlar bir telefonun ve yazılımının nasıl yapılmaması gerektiğine ilişkin yeterli hayal gücü potansiyelini oluşturmuş olmalı diye düşünüyorum. Çok değil 10 sene kadar önce üretilmiş kalemli dokunmatik telefonları tek elle kullanmak dünyanın en acılı akıllı cihaz kullanım deneyimini yaşatmıştı. Önce Apple sonra da Google kendi akıllı cihaz yazılım ve donanımlarını bu kötü deneyimin ışığında daha iyi bir hale getirdiler. Tabi ki hayal güçleri büyük fayda sağladı.

Başkalarının hayalleri peşinde koşmak yerine, kendi hayallerinizi üretin.

Gene Roddenberry adında bir yapımcı 1964 yılında Uzay Yolu isminde bir dizi yapıp yayınlamaya başladı. Eylül 1966 yılında yayına başlayan dizi sadece 3 sezon yayınlandı. Düşük izlenme oranları nedeniyle iptal edilen dizi yurt dışına satıldığında ABD'nin aksine yoğun ilgi gördü. Bu arada Amerikan halkı da diziyi yeniden keşfetti. Günümüze kadar pek çok Uzay Yolu takip filmi ve yavru dizileri yayınlandı. Halen de yeni bir dizi yayında Star Trek Discovery. Üstelik 2. sezonu içinde anlaşması yapılmış durumda. Kovboy filmi mantığında bir hikaye örgüsüne sahip dizi biraz hayal gücü ile 50 yılı aşkın süredir izlenen bir fonomene dönüşmüş durumda.

Roddenberry kendi hayalinin peşinden giden biri olarak pek çok Uzay Yolu severin gönlüne taht kurmayı becermiş biri. Siz de öyle olabilirsiniz. Kendi hayal gücünüze önem verin. Belki de kimsenin aklına gelmeyenler sizin aklınıza gelir. Belki bilimde belki de eğlence dünyasında önemli bir ilerlemeye neden olursunuz.

Hayal gücünüze güvenin!

24 Eylül 2017 Pazar


Aristo, 2350 yıl kadar önce: "Bilgelik kendini bilmekle başlar" demiştir.

Kendini bilmek, söylendiği kadar kolay değildir. Herkes, kendi görünümünü üç aşağı beş yukarı bilebilir. Ayna, size neye benzediğiniz hakkında fikir verebilir. Yine, telefonlarınızın selfie kameraları ile yamultarak çekilen ve en son teknolojinin yardımı ile ufak tefek hataların ve kırışıklıkların da kapatılmasıyla ortaya çıkan görüntünüz, size kendiniz hakkında biraz fikir verebilir. Ancak dışarıdan nasıl göründüğünüzden çok, iç dünyanızdaki durum kendinizi tanımak için daha belirleyicidir. Kendinizi tanımak, olumsuz bulduğunuz yanlarınızı anlamak, daha iyi bir kişi olmak için önemli bir aşamadır. Yani en önemli kısım, nasıl biri olduğunuz anlamak, kısmıdır. Aristo'nun 24 asır önce de söylediği gibi kendini bilmek sadece bilgelik için bir başlangıçtır.

Bir şeyi daha iyi duruma getirebilmek için onu tanımanız gerekir. Daha iyi bir insan olabilmenin de yolu nasıl bir insan olduğunuzu anlamaktan geçer.

Kağıttan bir kayıkta olduğunuzu düşünün. Yağmurla oluşmuş bir akıntıda sürüklendiğinizi gözünüzde canlandırın. Sonunu bilemediğiniz yabancı bir ortamda sürüklenip durursunuz. Şansınız varsa bir çakıl taşına ya da bir kırık dala takılıp durursunuz. Aksi taktirde yolculuğunuz, bir sonraki yağmur mazgalına düşerek son bulur. Sizden geriye pek bir şey de kalmaz.

Kendini tanımadan geçirilen bir hayat yukarıda anlatılan gibidir. Yaşayıp, gidersiniz. Geride pek bir şey kalmaz. Oysa tüm uygarlık ve sanat eserleri insanın geride bir şeyler bırakma çabasından kaynaklanmamış mıdır?

Kendini tanıyan ve daha iyi bir hale gelebilmek için çaba gösteren bir insan benliğini yüceltir. Böyle insanlardan oluşan bir toplum da daha iyiye ve güzele ulaşmak için ortak bir çaba gösterir.

Kendini tanıdıktan, özelliklerini anladıktan sonra bu temel üzerine bir eser inşaa etmek daha kolaydır. İnsan, modern dünyada Aristo'nun zamanına göre daha şanslıdır. Görece ömrü çok daha uzundur (Aristo 62 yıl yaşamıştır). Bilgi kaynaklarına erişimi çok daha sınırsız ve kolaydır (Ülkenizde Ansiklopediye -Wikipedi- erişim yasaklanmış bile olsa, bu 24 asır önce ile karşılaştırıldığında hiç bir şeydir). Böyle bir ortamda bile araştırma ve ömür boyu öğrenmekten geri kalmak, kendini tanımayan biri için asırlar öncesine göre daha kolaydır. Bu nedenle kendi kendimizle mücadele edip, bu yaşayıp gitme durumunu değiştirmek için çabalarız.

Bilgelik bir tür aydınlanmadır. 

"Neden Aydın, aydınlık kavramları bizde bilgeliği canlandırıyor olabilir?" sorusuna şöyle bir cevap verilebilir. Einstein çok önemli bir gerçeğin farkına varmıştır. Enerji maddeye, madde de enerjiye dönüşebilir. Ünlü e=mc² formülü bunu ifade eder. Big bang (büyük patlama) teorisine göre evrenin başlangıcında enerji büyük oranda maddeye dönüşmüştür. Maddeye dönüşen enerji yeniden enerjiye dönüşebileceğine göre, bizler geçici olarak maddeye dönüşmüş enerjiden ibaretiz. Üstelik benliği olan ve bunun farkına varmış olan enerjiyiz. Gerçek bu. Belki de bu yüzden iyi ve güzel olan her şey bize aydınlığı hatırlatıyor.

Aynadaki yansımada eserinizi görebiliyor musunuz?

Bir sonraki aynaya bakışınızda kendinize bu soruyu sorun. Çok büyük bir ilerleme kaydetmemiş olabilirsiniz. Ancak kendi yansımanıza baktığınızda, mevcut olanın üzerine birkaç tuğla bile koyabildiyseniz kendinizle olan mücadelenizde bir kazanç elde etmişsinizdir. Kendi iç dünyanızdaki yolculuk için bakmanız gereken yer zihninizin derinlikleridir. Aradığınız gerçekliği orada bulabilirsiniz. Bilgi ile zenginleştirdiğiniz dimağınızda yolu bulmak daha kolaydır. O nedenle soru sormaya, öğrenmeye ve gelişmeye hiç bir zaman ara vermeyin.

Daha aydın çocuklar yetiştirin. Ne konuya ilgi duyuyorsanız o konuda eser vermeye çalışın. Toplumun ilerlemesinde yapı taşı ya da harcı olun. Enerji ya da maddeden olsanız da daha fazlası olabilmek elinizde. Akıntıya kapılıp gitmeyin.

Haftalık Tekil Ziyaretçi

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *