19 Nisan 2018 Perşembe

Bilmiyorum, belki de yaşlandıkça garip, garip adetler edinmemden olabilir, detaylara takılıyorum zaman, zaman. Bir seneden fazla zamandır iş nedeniyle Cezayir'de Relizan diye bir kentte bulunuyorum. Kent dediysem, hemen belirteyim öyle dev bir yerleşim yeri değil. Bizim Ankara'daki Bahçelievler semti kadar bir yer. Belki yüz ölçümü olarak biraz daha büyük olabilir ama 100 bin 120 bin kişilik bir yer. Burası ile ilgili olarak Youtube'da bir iki tanıtım görüntüsü yayınladım. Ancak fazla da ilgi çekecek bir yeri yok diye düşünüyordum. Ancak biliyorum ki, bu düşümce şeklim yanlış. Her insan kendi çapında bir evrendir. Kim bilir, yakın çevremde kimler yaşıyor. Belki de 21. yüzyılın en önemli fizik buluşlarını yapacak kişi bu şehirden çıkabilir, bunu bilmek zor.

Relizan'daki Buğday Silosu, Belki de bir un fabrikası 
Bulunduğumuz kent geçmişini de beraberinde yaşatıyor. Örneğin Fransızların zamanından kalma binaların bazıları hala ayakta. Şehrin ortasında eski kilise şimdilerde cami olarak hizmet veriyor. Yine büyük postane aynı şekilde kullanılanlardan. Buğday silosunu da sayarsak şehirde müze yapılsa dünyanın her yerinden gelebilecek turistlerin ilgisini çekebilecek yapılar mevcut.

Seksenli yılların sonları ile doksanlı yılların başlarında yaşanan halk ayaklanmalarının izleri her yerde görülebiliyor. Buradaki binalar genellikle iki katlı olmalarına rağmen ikinci kat pencereleri de demir parmaklıklı. Garajlar genellikle evlerin içerisinde ve çelik kapıları var. Dükkanlar da aynı
Fransızlardan kalma bir villa.
şekilde çelik kapılarını kapattıklarında orada bir iş yeri bulunduğunu anlayamayacağınız hale geliyor. Evlerin dış giriş kapıları da çelik ya da demir parmaklıklı. Yani, güvenliğe ihtiyaç duyduğunuzda kapınızı kapatmanız yeterli. Çok acılar çekilmiş olmalı. Şimdilerde böyle şeyler yok tabi ama şehir geçmişin hayaletlerini fazla uzaklaştırmamış.

Ne diyordum? Hah, yaşlılık detaylara takılmama neden oluyor. Tanımadığınız bir çevreye alışmaya çalışırken yolu bulmak için kimi nirengi noktaları yardımcı olabiliyor. Akşamları eve gelirken soldaki sokaklardan hangisine sapacağımızı anlayabilmek için, boşlukları betonla doldurulmuş bir elektrik direğini referans alıyoruz. Onu gördüğümüzde, saptığımız sol bizi eve getiriyor. Bir yıl geçmesine rağmen neden kimi direğin içinin doldurulup, kimisinin ise boş bırakılmış olduğuna o kadar önem vermemiştim. Ta ki, bu güne kadar.

Gündüz gözü ile beni aydınlatan direk bu işte.
Az önce, direklerden birinin yanından geçerken adeta küçük çaplı bir aydınlanma yaşadım. Sözünü ettiğim elektrik direkleri biraz da dar kaldırımların etkisi ile evlere bitişik duruyorlar. Dolayısıyla, eğer içlerini betonla doldurmazsanız kolayca tırmanıp, evin pencerelerine ya da genelde göreli olarak az korunaklı çatı katlarına ulaşılabilir. İşte bunu engelleyebilmek için, elektrik direklerinin içini üzerine tırmanmayı engelleyebilecek şekilde beton doldurmuşlar. Bir yıl sonra ne olduğunu anlamış olsam da, ilginç bir detay.

İşte böyle. İnsan kendi doğup, büyüdüğü bir şehirde bile çevresine yabancılaşabilir. Kaldı ki, yabancı bir çevrede bulunduğunda, ister istemez kendini daha korunaklı bir konuma alıp, çevresine karşı duyarsız bir tavır alabilir. Bu bir tür körlük yaratabilir. Bundan mümkün olduğunca uzak durmak ve çevremize karşı duyarlı ve dikkatli olmak keyif verici detaylara hakim olmamıza yol açar. Bazen böyle hiç beklenmedik bir detay sizi alıp götürür, eskisinden çok daha iyi tanırsınız yaşadığınız yeri.

Anı kaçırmayın. Yaşayın! Zira, geçmişte kalan kayıp anların, bir daha hiç tekrarı olmayabilir.

------
Relizan ile ilgili olarak çektiğim görüntüleri aşağıda izleyebilirsiniz.

 ---------

14 Nisan 2018 Cumartesi

Çevreden izole bir ortamda bulunan 3,5 kiloluk jölemsi bir et parçası biz dediğimiz kişiliği oluşturuyor. Beynimizin fonksiyonunu bile bir kaç yüzyıldır doğru tahmin edebiliyoruz. Nasıl çalıştığı hakkında bilim adamlarının artık açıklamaları var. Sinir hücreleri (nöronlar) birbirleri ile kurdukları bağlantılar ile bizi biz yapan unsurları oluşturuyor.

2 yaşına kadar gelişen beyinde daha sonra ölene kadar hücre sayısı aynı kalıyor. Bu hücrelerin birbirleri ile yaptıkları bağlantılar sayesinde yeni bilgileri öğrenip işleyebiliyoruz. Örneğin, yeni bir dil öğrendiğimizde ya da bir müzik enstrümanı çalmayı başardığımızda beynimizde buna imkan verecek yeni bağlantılar kuruluyor.

Zaman içerisinde değişiyoruz. Gençlik yıllarındaki davranışlarımız ile olgunluk dönemlerindeki davranışlarımız belirgin olarak farklıdır. Günümüzde tek bir eğitim, ömür boyu çalışma hayatında kalmamız için yeterli olmuyor. Üniversitede aldığımız eğitimin üzerine yeni bilgiler koymadan profesyonel hayatımızda gelişme sağlamak mümkün değildir. Bunun olabilmesi için, beynimiz adapte olmakta ve aynı sayıdaki nöronlar birbirleri ile farklı bağlantılar yaparak bunun üstesinden gelmektedir. 

Başta, adeta kapalı bir kutunun içerinde hapsolmuş beynimizden bahsetmiştim. Beyin, dış dünya ile ilişkiye duyu organları sayesinde girebilir. Görme, dokunma, tad alma, koku alma, duyma işlevine sahip organlardan gelen verileri işler, karşılaştırır. Ortaya çıkan veriyi değerlendirerek dış dünyayı kendi içinde yeniden canlandırır. Bu simülasyonu dış dünya gerçekliği olarak algılarız. Örneğin Gaetano Kanizsa'nın 1955'te yayınladığı optik yanılsama örneği resim, bunu anlatmada yardımcı olabilir. Resimde tamamlanmış bir üçgen bulunmamasına rağmen, bunu görme yolu ile algılayan beyin aradaki boşlukları doldurarak, üst üste konulmuş bir düz bir de ters üçgen oluşturur. Biz de gerçekte orada olmayan iki üçgeni gördüğümüze inanırız (https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/5/55/Kanizsa_triangle.svg adresinden alınmıştır).  

Yine renkleri algılamamız da böyle bir yoruma bağlıdır. Gördüğümüz renkler başka bir gerçeklik yorumunda çok daha farklı görünüyor olabilirler. Beynimiz dış dünyada var olan ancak anlaşılması zor bir çelişkiyi kendince mantıklı bir hale getirebilir.

Örnekte (http://www.wikiwand.com/tr/Optik_ill%C3%BCzyon adresinden alınmıştır) gördüğünüz ilüzyonda iki gri kare hep aynı renkte olmasına rağmen beynimiz durumu kendisi için daha anlaşılabilir hale getirmek adına birbirinin aynı olan gri tonları farklı yorumlamaktadır. Burada dikkat edilecek durum, gözlerimizin renkleri mümkün olduğunca doğru algılaması ve beyne iletmesidir. Bu anda beynimizde gözlerden beyne bir veri akışı yaşanmakta, yine veriyi yorumlayan bölümden de gelen veri hakkında işlenmiş bilgi gelmekte ve beynimiz gözlerimizin gördüğü durumun yorumunu kendi içerisinde anlaşılabilir bir simülasyona dönüştürmektedir. Yani beyin gerçeği yeniden oluşturmakta ve bize bunu göstermektedir. Gözlerimiz sadece belirli bir sınır içerisindeki dalga boylarını algılayabilir. Örneğin gözlerimizin görmediği gama ışınları, x ışınları, hatta kızıl ötesi ışınlar da bulunur. Eğer onları da görebilseydik belki de işleyebileceğimizden daha fazla bilgi ortaya çıkabilirdi. Yani Süperman gibi x ışınlarını görmek, süper hızlı bir veri işleme kapasitesine sahip beyin gerektirebilirdi.

Görsel, https://foxsuperpowerlist.com/vision-x-ray/ adresinden alınmıştır.
Burada şöyle ilginç bir durum var. Gözden beyine giden veri, kısa da olsa bir yol alıyor. Bu yolda zaman kaybediyor. Daha sonra bu veri beyinde işleniyor ve anlaşılabilir bir şekilde yorumlanıyor. Bu da ayrı bir zaman kaybı. Toplamda diyelim yarım saniyelik ölümcül bir kayıp. Gözümüzle gördüğümüz ile beynimizde olayın yeniden oluşturulması için bir zaman geçiyor. Dolayısıyla beynimizin oluşturduğu gerçeklik, aslında o anda geçmiş haline gelen bir şey. Beyin bu gecikmeyi de hesaplayıp, ona göre düzeltmeler yapan bir yapıya sahip. Aksi taktirde, araç kullanmamız bize hızla gelen bir tehlikeden kaçınmamız ya da bir jonklörün üç topu düşürmeden çevirmesi mümkün olmazdı. Bu anlamıyla beynimiz kısa da olsa, bir zaman dilimini yeniden yaşattığı ve aradaki zaman farkını kavrayıp, gerekli düzeltmeyi yapabildiği için aslında bir zaman makinesi gibi çalışıyor. Geçmişte yaşıyor ama anı da kaçırmıyor.

Felsefi anlamda gerçeği aramak güzel. Ancak aradığımız gerçeğin de aslında beynimiz tarafından oluşturulan bir gerçek simülasyonu olduğunu anlayabilmek paha biçilmez bir durum.

Konu ile ilgili BBC yapımı bir belgesel var. Eğer zamanınız varsa izlemenizi öneririm.

20 Mart 2018 Salı


Bugün şöyle 150 kilometrelik mesafede bir yere gitmem gerekti. Gideceğim yönde bir otoyol vardı neyse ki. Bir buçuk saat kadar direksiyon sallamak hedefe ulaşmak için yeterli oluyor. Öyle acelem olmadığı için, biraz da gözden uzak yerlere mevzilenmiş radarlara yakalanmamak için, usul usul gidip, işimi hallettikten sonra da geri döndüm.

Yollar özellikle Roma zamanında çok önemli bir işlevi yerine getirmişti. Mallar bu yollardan geçerek kolayca yeni pazarlara ulaşmış, Bilgi de bu yollardan kaynağı olan doğudan yola çıkarak batıdaki cehaleti yenmiştir. Daha da önemlisi, yollar sayesinde pek çok yer ele geçirilmiş ve yönetilmiştir. Yollar sayesinde sadece insanlar, ordular, mallar değil, bilgi ve düşünceler de yolculuk yapabilmiştir. Oysa 300 kilometre gidip gelmeme rağmen, ben ve aracın yer değiştirmesinden başka bir şeyin olmaması can sıkıcı. Neyse ki yapmam gereken işlerimi halletmiş olmak yolculuğa bir anlam kazandırdı.

Felsefe neden uygarlığın temelidir?

Batı medeniyetinin temelleri doğuda atılmıştır. Klişe gibi dursa da "Işık doğudan yükselir" yani aydınlanmanın kaynağı doğudur, sözü bunu ifade eder. Anadolu, Çin, Hindistan, Arap Yarımadası, Mısır ve Afrika uygarlık aşamalarında bilginin yüceldiği ve bu günkü insanlık birikiminin temellerinin atıldığı yerlerdir. Aralarında etkileşimin olduğuna dair ipuçları tarih araştırmacılarının buluşları arasındadır. Felsefenin temellerini atan pek çok batılı düşünürün eğitimlerini Eski Mısırda aldığına dair bilgiler bulunmaktadır Platon bilimin merkezinde, Eski Mısır'da eğitim almıştır.

Milattan önce 427 yılında doğan Platon 20'li yaşlarında Socrates'in öğrencisi olmuştur. Zengin bir ailenin çocuğudur. Mısır'a gitmiş orada bu kadim uygarlığın bilgilerini öğrenme şansına kavuşmuştur. Geriye döndüğünde bilgi dağarcığını geleceğe kalacak bir esere çevirmeyi başarmıştır. Ölümsüzlüğün sırrını bulmuştur denilebilir. 2 kuşak öncenizde yaşamış bir aile ferdinizin ismini ancak e-devlet soy sorgulama özelliği sayesinde öğrenebilirken, onun adını hala dünyada yaşayan pek çok insan saygı ile anmaktadır. Bu ölümsüzlük değildir de nedir?

Biz yine yola dönelim. Zaman içerisinde göç yolları ile başlayan fikri hareketlilik, deniz yolları, kara yolları, hava yolları ile tüm yerküreye (Kesin bilgi: Dünya, Galile'nin de söylediği gibi yuvarlak evren ise Giordano Bruno'nun dediği gibi sonsuz. - Çapı 93 milyar ışık yılı) yayıldı. Günümüzde bu kadar gelişmiş yol ve iletişim ağına rağmen, bilginin tüm yerkürede yaygın ve kullanılabilir olması gerekmez mi? Günümüzde, İlkçağ ya da Ortaçağ ile karşılaştırıldığında bilgiye erişim nerede ise sınırsız. Böyle bir dünyada hala karanlık düşüncelerin olması hayret verici. İpe sapa gelmez deli saçmalıklarının ise somut gerçekler gibi ortaya atılıp tartışılması ise şaşırtıcı.

Üniversiteler Neden Özerk Olmalıdır?

Bir ülkede sayıca çok üniversite olması bir anlam ifade etmiyor. Şantiyede beden gücü gerektiren işlerde çalışan, üniversite mezunu çalışma arkadaşlarımız var. Demek ki, üniversiteler bir şeyi yanlış yapıyor. Üniversite İlk ve orta öğrenim (hadi lise diyelim) üzerine aslında hayata hazırlanmış bireye bir adım ötesine eğitim vermelidir. Üniversite bireye bilimsel düşünme yöntemini içselleştirme için yol gösterici olmalıdır. Düşünmeyi ve araştırmayı öğrenen birey bu altyapı sayesinde, geri kalan konularda kolayca ilerleyebilir. Sosyal bilimler, fen bilimleri ancak bilimsel düşünme yetisini elde eden bir bireyin bilgi üretmek için kullanabileceği donanımı sağlayabilir. Kapısında Üniversite yazan bir eğitim kurumu, eğer gelişmiş ve bilgi üreten ülkelerdeki benzerleri ile eşdeğer kabul edilmiyorsa verdiği diplomalar da değersiz ve kabul görmeyen kağıt parçaları olmaktan öteye gidemez. Bir ülkede ne kadar üniversite olduğundan çok, ne kadar bilim üretildiği önemlidir. Tabloid Gazetelerde yer alan İngiliz, İsviçre, Alman bilim insanları haberleri gibi başka ülkelerde de sizin üniversitelerinizde görev yapan bilim insanlarının her konuda yaptıkları araştırma sonuçları yayınlanmıyorsa, ülkedeki eğitim politikasından sorumlu olan insanlar durup, nerede yanlış yaptıklarını anlamak için düşünmeyi öğreten bir üniversiteden mezun olmalılardır.

Bilim Neden Önemlidir?

Bir ülke bilim üretmeden, bunlarla bağlantılı olarak teknoloji ağırlıklı üretim yapmadan, Dünya içerisinde dikkate değer bir yere gelemez. Propaganda balonları ile şişirilen görüntü ancak bir yere kadar sürdürülebilir. Ekonomi bir bilim dalıdır. Kuralları üç aşağı beş yukarı bellidir. Bu oyun ancak bu bilimin ışığında oynanırsa taşlar yerine oturur. Örneğin, propaganda ile veriler gözardı edilebilir, sözde bağımsız kuruluşlar müdahale edilmiş sonuçlar açıklayabilirler. Ancak sabunlanmış veriler dünya ekonomisinde sizin ülkenizin yerini hak ettiğinden farklı bir yere konumlandıramaz.

Yatırımcılar kredi alabilirliğinize bakarken, sizin ülkenizin bağımlı-bağımsız kuruluşlarına değil, dünyada kabul görmüş, kredi derecelendirme kuruluşlarının dediklerine kulak verir. "ÖzGoodies" diye bir kredi derecelendirme kuruluşu kursanız ve kendinize aa++ bir de yıldızlı 10 kredi notu verseniz bile, kimse ona bakmaz, yine kendi bildiği, güvendiği bağımsız kuruluşun verilerine bakar. Çünkü, para yönlendiren kuruluşların başlarında üniversitede iyi eğitim görmüş, bilimsel yöntemlerle düşünmeyi bilen, hani her iş ilanında çok lazımmış ya da gerçekten öyle birini arıyorlarmış gibi yazarlar ya: "analitik düşünebilen" kişiler vardır. Eğer kredibiliteniz azalmışsa, riskiniz artmış demektir. Bu da kredi alacak bankaların, girişimcilerin, devlet kuruluşlarının daha yüksek faiz ödemesini gerektirir. Yüksek faiz, ülke değerlerinin ve zenginliklerinin kaybedilmesi anlamına gelir. Mesela, bunun için üniversitelerinizde Adam Smith'in Ulusların Zenginliği kitabının ana fikrini anlatamamışsanız ekonomistleriniz aval aval sabunlama yöntemleri peşinde koşacaklardır. Bu sürdürülebilir bir ekonomi politikası değildir.

Adalet Mülkün Temelidir!

Önceki Cumhurbaşkanlarından Rahmetli Turgut Özal, konuşmaları yapmadan önce, özenli danışman editörler kullanmadığından sık sık irticalen konuşurdu. Oysa ki onun zamanında da Amerikan başkanları prompter kullanmadan konuşmamaya özen gösterirlerdi. Gözünden kaçmış olmalı. Yine böyle bir gün, ülkedeki liberalleşme hakkında konuşurken "Adalet Mülkün Temelidir", o mülk özel mülktür demişti. Büyük ihtimalle Hazreti Ömer tarafından söylenmiş olan (Söz Atatürk'e de ait olabilir ama doğru sözün kim tarafından söylendiğinden çok ifade ettiği anlamına bakmalıyız), mahkeme duvarında çok görebileceğiniz bu sözdeki mülk aslında Devlet, idare edilen ülke anlamındaydı. Yine de bir anlamıyla Özal haklıydı. Adalet mekanizmasının iyi işlemediği yerlerde girişimcilik, önemli bir risk ile karşı karşıyadır. Bir uyuşmazlık halinde adalet mekanizmasının hatalı işlemesi ihtimali, hem yerli, hem yabancı girişimci için bir ülkeyi yatırım açısından sorunlu hale getirir. Bu durumda yatırım yapacak çok paranız olması halinde riskinizi azaltmak ve belki de daha düşük maliyetle kredi bulmak için ülke dışına çıkmak daha rasyoneldir. Dolayısıyla adalet sisteminin evrensel doğrulara yakın işlemesi, ona güven duyulmasını ve ülke ekonomisinin güçlü olmasını sağlar. Büyük ekonomik sıkıntılarda para ve sahipleri güvenli limanlara sığınmak ihtiyacını biraz da bu yüzden duyarlar. Ömür kısa olsa da, mal canın yongasıdır. Ülke zenginlerinin yurt dışına çıkmalarını analiz ederken bu bakış açısı doğru değerlendirme yapmaya yardımcı olabilir.

Özgür düşünce ve bilim neden evrensel ahlak olmadan işe yaramaz?

Daha önce denenmiş ve hüsranla sonlanmış, İkinci Dünya Savaşına neden olmuş Almanya örneği ortada dururken, akılcı hiç bir ülke, öyle hayali söylemlerle yönetilemez. Benzer yanlış yöntemleri kullanarak doğru bir sonuca varmaya çalışmak sadece zaman ve emek kaybıdır. Hitler, yollar yapmıştır. Ancak o yollarda yolculuk eden halkın bilimsel sağduyu ve insancıl değerler ile hareket etmesinin önüne ket vurmuştur. Atom bombasının teknolojisine vakıf bilim insanlarının kullanabileceği bir bombayı hiç bir zaman Hitler'in hizmetine sunmamış olmaları bir rastlantı mıdır? Üstelik söz konusu olan o dönemin en değerli ve bilgili bilim insanlarına sahip olan ülke olan Almanya! Hani uzaya açılan yolun taşlarını hem ABD hem de Sovyetler Birliğinde mümkün kılan Alman bilim insanları. Atom bombasını yapanlar kimler mi? Robert Oppenheimer, David Bohm, Leo Szilard, Eugene Wigner, Otto Frisch, Rudolf Peierls, Felix Bloch, Niels Bohr, Emilio Segre, James Franck, Enrico Fermi, Klaus Fuchs ve Edward Teller. İçlerinde ne kadar da çok Alman soyadlı bilim insanı var değil mi? Bu rastlantı olabilir mi?  Ben pek öyle düşünmüyorum.

Yaa işte böyle. Cezayir'de bir otobanda giderken, böyle şeyler geçti aklımdan ben de sizlerle paylaştım.

11 Mart 2018 Pazar


Fotoğraf şu adresten alınmıştır.
Çocukluğumu 70'li yıllarda, Ankara'da geçirdim. Bahçelievler'de sokaklarda tek tük park etmiş arabalar olurdu. 3. Caddeden de zaman zaman arabalar geçerdi. Hatta, arabaların kimisi atlı olurdu. Gün boyunca rahat rahat sokaklarda oynamak mümkündü. O zamanlar bırakın bilgisayarı, evlerde televizyon, hatta radyo bile pek bulunmazdı. Dolayısıyla, çocukların sokaklardan başka fazla alternatifi yoktu.

Ortaokulda hinterlandımızı biraz daha genişletip Arı Sinemasının karşısındaki yaban otu dolu tepeye giderdik. Daha sonra üzerine Milli Kütüphane yapıldı. Yine Anıtkabir'in şimdiki çevre duvarı yerine tel örgülerinin dibinden kuyruklarını kopartıp kaçan kertenkelelere musallat olduğumuzu da hatırlıyorum.

Hepi topu, bir kaç cadde ve sokaktan oluşan bu çevrede pek çok çocuktuk. Genellikle kendi sokağımızda bile, 10 arkadaşın bir araya gelmesi işten bile değildi. Çeşit, çeşit oyunlar bulup oynardık. Saklambaç en revaçta olanlardandı. Ancak bir başka oyun da vardı ki, onu da apartman bahçesinde çığlık çığlığa oynayıp dururduk.

Bu oyunda ebe çocuk, yüzünü duvara döner ve tane tane, kimi zaman da hızlıca bir tekerleme söylerdi. Arkadaki çocuklar da, arkası dönükken ebe olan çocuğun 8-10 adım gerisinden başlayıp, yavaş yavaş ilerleyerek ebeye yaklaşırlardı. Ta ki ebe söylediği tekerlemeyi bitirip, arkasına döndüğünde hareket eden birini gördü mü, onlar yanardı. Bir tür, heykel gibi kalma oyunuydu. Ebe olan çocuk, tüm arkadaşlarını bu şekilde yakalayabilirse ebelikten kurtulurdu. Bir çocuk yakalanmadan ebenin sırtına vurmayı becerirse herkes kaçmaya başlar, ebenin birini yakalaması gerekirdi. Güzel bir oyundu. Çok keyif alarak oynadığımızı hatırlıyorum.

Tekerlemesi hala aklımda: "Önde turna, davul zurna, bir, iki, üç". Kimi zaman "ende turna", "elde turna" denildiği de olurdu. "50 yıldır, ne menem bir tekerlemedir bu?" diye zaman zaman aklıma takılıp durmuştur.

Bir süredir, Cezayir'de iş nedeniyle bulunuyorum. Hasp el kader, yabancı dil diye zar zor İngilizce öğrenmişliğim var. Burada ise 1. yabancı dil bizdeki gibi İngilizce değil. Fransızca. Hatta konuştuğum Cezayirliler, Fransızca bilmediğimi görünce çok şaşırıyorlar. Bu saatten sonra, Fransızca öğrenemem düşüncesiyle fazla üzerine düşmüyordum. Ancak, ister istemez insan kapıyor bir şeyler. Zira burada, Arapça konuşurken araya o kadar çok Fransızca kelime giriyor ki, istemeseniz de kulağınıza çalınıyor işte. 10 ay kadar önce geldiğimde 80'li yıllarda TRT 3 radyosunda her haber bülteninden sonra verilen İngilizce, Fransızca ve Almanca haberlerden kalma Fransızca kelimeler, az dans etmedi kafamda. Babaannem de arada Fransızca bildiği sayıları söyleyiverirdi ben çocukken, hatırlıyorum, ona kadar sayardı.

Az önce markette alışveriş ederken, böyle dökme bilgilerim birden bire, öylesi aydınlanma yarattılar ki şaştım kaldım.

Fransızca 1, 2, 3, 4, 5, 6 diye şu şekilde sayılıyordu. "Un, deux, trois, quatre, cinq, six" dilerseniz, Google Tercümeden girip, Fransızcasını alttaki hoparlör ikonuna tıklayıp dinleyin. Böylece çocukluk yıllarımdan beri bir türlü ne demek olduğunu çözemediğim bir muamma tatlıya bağlandı. Önde Turna Davul Zurna aslında Fransızca sayıların söylendiği oyun bizde oynanırken kelimelerin garip bir yuvarlanmasından ibaretmiş. Osmanlı'dan bu yana pek Fransızca'ya ilgimizin kalmadığını düşünürseniz, oyunun ne kadar eski bir zamandan beri bizde oynandığını siz düşünün. Gerçi, şimdiki çocuklar bunu anlayamazlar, onlar İnternet'te arkadaşlarıyla Minecraft gibi oyunlar oynuyor. Ama zaten çocuklar için değil bu yazılan satırlar. Siz de farkındasınız. Öylesine eskiye, yaşanmış mutlu anlara, biraz özlem işte.

Bunu paylaşmasam içimde kalırdı. İşte artık siz de biliyorsunuz. Meğer dünya ne kadar küçükmüş. Fransa'da ve dünyanın başka yerlerinde de oynanan bir oyunmuş bu bizim oynadığımız.

Eğer merak ederseniz, Wiki Ansiklopedide oyunun İngilizce anlatımı var.

 

2 Mart 2018 Cuma


İcat Dünyasının Gizemli Prensi


Nikola Tesla 19 ve 20. yüzyılın en ilginç bilim insanlarından biridir. Onun gizemli buluşları halen ilgi çekmektedir. Doğa olaylarını etkileyebildiği, depremler yaratabildiği üzerine söylentiler yayılmıştır.

Gizemli hali ile günümüzde bile kitlelerin ilgisini çekmektedir. Hakkında pek çok söylenti vardır.

Örneğin:

  • Yaşadığı bölgede oluşan korkutucu bir yer sarsıntısından sonra ona ulaşanlar, endişe içerisinde bir aygıtı kırmakta olduğunu görmüşler midir? 
  • Akşamları çalıştığı hangarın içerisinde kendi oluşturduğu şimşekleri istediği gibi oradan oraya çaktırmakta mıdır? 
  • Hep gerçekleştirmek istediği rüyası, sınırsız, bedava elektrik üretimi ve teller olmadan elektriğin dağıtımı mümkün müdür? 
  • Dünyayı sarsabilecek seviyede olan buluşları tüm dünyadan gizlenmekte midir?

Popüler kültürün bir parçası haline gelmiş olması nedeniyle, adı saygı ile karışık korku uyandıran, bu kendi halinde, zeki insan kimdir?

Tesla 10 Temmuz 1856 yılında Hırvatistan’da doğmuştur. New York’da öldüğünde ise tarih 07 Ocak 1943'dür. Tesla günümüzde kullandığımız alternatif akım motorlarının ortaya çıkmasını sağlayan dönen manyetik alanı (rotating magnetic field) keşfetmiştir. 1884'de Amerika Birleşik Devletlerine iltica etmiş ve ertesi yıl alternatif akım dinamolarının paten haklarını George Westinghouse'a satmıştır. 1891 yılında ise Tesla Bobinini icat etmiştir.

Mühendislik kariyerine Avusturya'da Graz Teknik Üniversitesinde başlamış ve Prag'da Prag Üniversitesinde devam etmiştir.

Bir Dahi Mi? 

Tesla inanılmaz hafızası sayesinde altı dili çok rahat konuşabiliyordu. Annesi çevresinde pratik ev aletleri yapmasıyla bilinirdi. Yani genetik yatkınlığı vardı böyle işlere.

Gratz'daki Bilim Enstitüsü'nde 4 sene Matematik, Fizik ve Mekanik okudu. Ama onun esas ilgi alanı elektrik oldu. O dönemlerde elektrik henüz emekleme dönemini yaşayan çok yeni bir bilim dalı durumundaydı. Akkor telli ampul daha icat edilmemişti bile.

George Westinghouse’a yani, Pittsburgh’da kurulu Westinghouse Electric Company şirketinin sahibine alternatif akım jeneratörü’nün patent haklarını sattığı sırada Edison’un doğru akım dinamoları ile elektrik üretildiğini hatırlatmakta yarar var.

İki Dahinin Yolları Kesişti Mi? 

Aslında Edison’la bir süre birlikte çalıştığı ve doğru akım üreteçleri ile ilgili sorunları çözmesine yardım ettiği ancak, o dönem için çok önemli buluşlarına karşılık olarak Edison'un kendine söz verdiği ödülü, daha önemlisi değeri vermemesi ve doğru akım üretmek ve pazarlamak konusunda ısrarcı olması nedeniyle ayrılıp kendi çalışmalarını yapmaya başladığı bilinmektedir.

Arabalarımızda kullanılan elektrik doğru akımdır, uzun mesafelere taşınırken kayıpları fazladır.

Entrika? 

Edison’un şimşeklerini bu dönemden sonra hep çekmiş ve bir anlamda bilimsel hatta daha çok ticari kıskançlığın kurbanı olmuştur. Hatta Edison West Orange, New Jersey'de çocuklara para karşılığı toplattığı başıboş sokak hayvanlarını bürokratların ve halkın katıldığı gösterilerde hazırladığı özel bir sisteme yerleştirip alternatif akım vererek ilk elektrikli infazları gerçekleştirmiştir. Edison bununla da kalmamış, her yana bu infazların ve, alternatif akıma kapılıp ölen kişileri isimlerinin yer aldığı posterler astırıp, halkı alternatif akımın tehlikelerine karşı uyarmış ve Westinghouse üretimi elektriğin zararlarını anlatmıştır!

Edison kazanmış olsaydı, şu anda elektriğimiz iletimi zor ve çok daha pahalı, doğru akım olacaktı!

O dönemde doğru akım ile işler yürütülmeye çalışılsaydı bir süre sonra ciddi bir iletim dar boğazı yaşanırdı, çünkü bakır fiyatları hızla artmaktaydı ve doğru akım iletimi için de oldukça kalın çaplı kablolar gerekiyordu. Bunlara ek olarak, gerilim düşmesi yaşanmadan doğru akımı uzak mesafelere iletmek mümkün değildi. Oysa Tesla bobinler sayesinde önce kaynakta üretilen voltajı yükseltip, bunları son derece ince sayılacak kablolarla uzak mesafelere taşıyıp daha sonra, transformatör ile daha düşük gerilim seviyelerine indirerek akılcı bir sistem oluşturmuştu (bugün hala aynı sistemi kullanıyoruz).

Müthiş Bir Buluş! 

Bu arada konuya ilgi duyan New York’lu Harold Brown 1889'da suçlu infazlarında kullanılmak üzere elektrikli sandalyeyi icat ediverdi. Zaten işe yarar bir teknolojiyi insan öldürmek için kullanmaya meraklı insanlık için, ne müthiş bir uygulama değil mi?

Haksızlığın Oluşturduğu Motivasyon 

Sonraları kendi laboratuvarını kuran Tesla burada aydınlatma ile ilgili sayısız deneyler yapmış, gerçekleştirdiği gösterilerde kendi vücudunu iletken olarak kullanmış ve vücudundan akıttığı alternatif akım sayesinde başka hiçbir yere bağlı olmayan lambaları yakarak izleyenleri hayrete düşürmüştür. Niye mi? Edison'un alternatif akımın tehlikeli, doğru akımın kullanılmasının daha güvenli olduğundan yola çıkarak Tesla'yı hedef alan karalama kampanyalarına cevap olarak.
Bu arada ilk floresan ve neon lambalar da yine Tesla tarafından ortaya çıkarılmışlardır. Bir keresinde Edison’a çok kızdığı sırada “Edison bir konu ile ilgili olarak inanılmaz fazla efor sarf edebilir, mesela samanlıkta bir iğneyi aramak için tüm samanların altına tek tek bakabilir, oysa bu tür bir işi ben mühendislik hesapları yaparak çok daha akılcı ve kısa sürede yapabilirim” demiştir. Edison ile ilgili olarak ampulün bulunuşu hikayesini hatırlarsınız. Floresan lambalarla karşılaştırıldığında bulduğu ampulle Edison, aydınlatmadan çok ısıtmaya yarayan bir ürün ortaya koymuştur. Ekonomide bundan deklare edilen işlev ile gerçeği arasında bulunan fark diye bahsedilir.

Bu fotoğraf şuradan alınmıştır.
Amerika'da Niyagara Şelaleri üzerine kurulan, Tesla ismini ve patent numaralarını taşıyan ilk hidroelektrik Jeneratörü 1896'da Buffalo'ya enerji taşımıştır.

1900'lerin başlarında en ilginç buluşlarından birini gerçekleştirmiştir. Karasal Durağan Dalga (terrestrial stationary waves) olarak adlandırılan bu buluşu sayesinde yeryüzünü iletken olarak kullanmış ve yerin bir diyapazon gibi farklı frekanslarda verilen elektrik akımlarına farklı tepkiler verebildiğini göstermiştir. Aynı zamanda 200 elektrik ampulünü aynı esasları kullanarak 40 kilometre uzaklıktan teller olmadan yakmıştır. Aslında bir denemesinde ufak çaplı bir yer sarsıntısına da neden olmuş daha sonraki daha güçlü bir denemede ise laboratuvarına onarılamayacak derecede hasar verdiğinden denemelerini bırakmak zorunda kalmıştır.

Bedava Elektrik

Bu fotoğraf şu adresten alınmıştır.
Tesla elektrik enerjisinin bedava olmasını istiyordu. Westinghouse ile olan sözleşmesini yırtıp attıktan sonra, 1900'de yatırımcı J. P. Morgan'ın 150,000 Dolar'lık mali desteği ile Long Island'da kendi "Kablosuz Yayın Sistemi"ni kurdu. Bu yayın kulesi, telefon ve telgraf hizmeti verecek, aynı zamanda dünyaya resim, borsa haberleri ve hava durumu yayını yapacak bir tasarımdı. Morgan bunun gerçek anlamda "bedava enerji" olduğunu anlayınca desteğini çekti. Morgan'ın desteğini çekmesi Tesla'yı finansal sorunlar içine sürükledi. Kule, hurda fiyatına alacaklılara satıldı. O dönemin kamuoyu Tesla'nın deli olduğunu düşünmeye başlamıştı. Döneminin ötesinde bir insan için acı bir durum değil mi? Markoni'den 10 sene önce radyo dalgaları ile ses iletimini gerçekleştirmiş olan Tesla'ya rağmen günümüzde Marconi radyonun mucidi olarak bilinmektedir.

İnsanda acı bir gülümseme yaratacak olmakla birlikte, Tesla’nın yaşantısının bir döneminde (1917) başarı belgesi olarak Edison madalyası ile ödüllendirildiğini söylemekte yarar var.

Tesla iyi bir Mucittir. Bilim konusunda örneğin Fizik dalında Einstein'nın görelik teorisi ve kuantum mekaniği ile ilgili konularda güncel bilgileri kabul etmemiştir. Elektriğin ışıtan hızlı gidebileceğini ileri sürmüştür.

Acı Son

Time Dergisi Kapağında Tesla.
Şu adresten alınmıştır. 
07 Ocak 1943'te, 87 yaşında, beş parasız yaşadığı New Yorker otelinde öldü. İyi bir mucit olmakla birlikte çok kötü bir ticaret adamı olan Nikola Tesla'nın belki de Thomas Alva Edison kadar ünlü olamaması acıdır. Bunun birkaç nedeni bulunmaktadır. Buluşlarına patent alma konusunda dikkatli değildir. Medyayı Edison kadar etkili kullanmak konusunda en ufak bir kaygısı olmamıştır. Westinghouse ile yaptığı anlaşmaya fazlaca güvenmiştir.
Tarih, gerçekten de denildiği gibi, zafer kazananlar tarafından yazılmış olmalı. Ancak efsaneler altında yatan gerçekler, bilim dünyasının sararmış sayfaları arasından onları arayan meraklı insanlara göz kırpmaya devam ediyor.

Kaynaklar
(*) http://www.antrak.org.tr/gazete/062004/yazi02.html adresinde yayımladığım yazım esas alınarak yeniden kaleme alınmıştır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Nikola_Tesla
http://www.leyada.jlm.k12.il/proj/edsntsla/hist5.htm
http://www.crimelibrary.com/notorious_murders/not_guilty/chair/4.html?sect=14
http://bhs.broo.k12.wv.us/homepage/staff/lmester/lmtc.htm
http://bhs.broo.k12.wv.us/homepage/staff/lmester/coildope.htm
http://www.thelivingweb.net/tesla.html
http://home.earthlink.net/~drestinblack/invntion.htm
https://www.bbvaopenmind.com/en/tesla-vs-edison-a-mythical-rivalry/

16 Şubat 2018 Cuma

Neden sonuç ilişkisi, ders olarak konulsa, ilkokuldan, üniversiteye kadar vazgeçilmez olurdu.

Evrende her neden bir sonuç doğurur. Sonuçları incelediğinizde ise bir şekilde nedene ulaşırsınız. Kullanacağınız güzel araçlardan biri de, sorgulama yeteneğinizdir.

Küçük çocuklar etraflarını tanımak için bitmez tükenmez bir merak içerisinde sorular sorar, nedenleri ve sonuçları anlamaya çalışırlar. Büyükler, neden sonuç ilişkilerini anlamak için sormaktan vazgeçtikleri anda, etraflarında olup biteni kavraayamaz hale gelirler.

Gelişmiş ile geri kalmışlık arasındaki temel fark, işte bu neden sonuç ilişkilerini anlamak için gereken sorgulama yetisinin ortadan kalkmış olmasından kaynaklanır.

Neden yanılıyoruz?

Derscartes, sizi önceden aldatan bir şeye güvenmenizin doğru olmayacağını düşünmüştür. Ancak eğer neden sonuç ilişkisini kuramıyorsanız tekrar tekrar yanılsanız da bu durumdan kurtulamazsınız. Descartes bu kanıya duyu organlarımızın bizi yanıltma ihtimali bulunması nedeniyle varmıştır.

Dünyayı ve çevremizde gerçekleşenleri olduklarından farklı ve hatalı olarak algılıyorsak neden sonuç ilişkisini nasıl kurabiliriz? Hakikati nasıl bilebiliriz? Bilim bunun için iyi bir araç olabilir. Bilimsel yaklaşımlar ile aynı şartlar altında gerçekleştirilen deneyler aynı sonuçları vermelidir. Eğer aksi söz konusuysa büyük ihtimalle bir şeyleri gözden kaçırıyor olabiliriz. Bilimin güzel yanı sebep sonuç sorgulamalarına hep açık olmasıdır. Diğer bir deyişle bilimsel çıkarımlar her zaman yanlışlanabilir. Bir tek farklı bir sonuç bulunması bile deney sonunda varmış olduğunuz sonucu güvenilmez hale getirir.

Dolap canavarları gerçek mi? 

Çocukken durum çok daha zordur. İster istemez büyüklerinizin ve çevrenizdekilerin söyledikleri dünyayı algılayışınızı etkiler. Eğer yatağınızın altında ya da dolabınızda bir canavar olduğuna inanırsanız beyniniz sizi tehlikeden korumak adına oralara yaklaşmaktan alıkoyar. Çevrenizden etkilenerek kafanızda kurguladığınız korkutucu durum gerçekliğiniz haline gelebilir. Oysa gerçekte bir canavar olup olmadığını anlamanın yolu, yüzleşmektir. Eğer bir canavar varsa onu görmeniz gerekir. Sizden saklanıyorsa ve onu görmüyorsanız ya düşündüğünüz kadar güçlü değildir ya da yoktur. Bir diğer yaklaşım da korkunuz hakkında bilgi edinmektir. Örneğin yatak altı ya da dolap canavarları ne yer, ne içerler? Boş vakitlerinde ne yaparlar? Arkadaşları var mıdır? Tüm bu sorulara çevrenizden yanıtlar gelebilir. Üstelik çevrenizdeki kişiler öylesi aktarılar ki bu bilgilerini sanki kendi deneyimledikleri ve yaşadıkları gibi sanabilirsiniz. Oysa onlar da başkalarından duyup, aktarmışlar ve tüm topluluktan benzer içerikte veriler gelmeye başlaması üzerine bu tür söylentilere inanmışlardır. Popüler kültür fantezileri böyle ortaya çıkar. Kurt adamlar, vampirler, periler, uzaylılar. Birilerinin deneylediğine şiddetle inanırsanız, bir gün beyniniz size benzeri bir yanılsamayı da yaşatabilir çünkü hastalıkları bir kenara bırakacak da olsak hayal gücünüz bir gün istediğiniz yanılsamayı yaşamanıza kapı açabilir. İşin garip yanı birilerini böyle popüler kültür masallarına kolayca inandırabilirsiniz. Aynı insanlara gerçeği tüm yalınlığı ile anlatıp bunların hayal ürünü olduğunu ise kolay kolay inandıramazsınız.

Uzaylılar kaçırdı, inceledi

Sebep sonuç ilişkilerini kurmayı becerdiğinizde durum değişir. Örneğin Amerika'nın çorak topraklarında yaşayan, tarımla uğraşan bir çiftçisiniz. Dünyada tonla yer varken uzaylılar neden gelip sizi alıp götürür ve bedeninizi incelerler? Ameliyat ederler? Binlerce ışık yılı öteden gelecek bir teknolojiyi üreten canlılar tükürükte bile bulunan DNA'nızı alıp, sizden bir tane üretemeyecek kadar beceriksiz olabilirler mi? Hadi değiller diyelim, sıradan bir köylüyü kaçırıp incelemek, dahası sizin bunu bilecek kadar bilinçli kalmanızı engelleyememek, dahası hayatta kalıp deneyimlerinizi başkalarıyla paylaşmanızı engellememeleri çok amatörce değil mi? Eğer bizlerini onları keşfetmesini isteseler tüm İnternet, Televizyonlar, Radyolar kolayca amaçlarına ulaşmalarını sağlamaz mı? Bu gizemli yaklaşım neden? Mesela bir uzaylı ile hiç gerçekleşmemiş bir yakın temas neden olamaz mı?

Evren çok büyük, Carl Sagan'ın da dediği gibi "Eğer tüm evrende yaşam sadece dünyada varsa, bu çok büyük bir yer israfı olurdu". Evrende başka gezegenlerde yaşam olabileceği gerçeğine rağmen mesafelerin uzunluğu gezegenler arası yolculuğu imkansız hale getiriyor olabilir. Ancak buna üzülmemek lazım. Böyle bir imkana sahip olacak akıllı türlerin iyi  ya da kötü niyetli olma olasılıkları aynı. Dolayısıyla 3. türden yakın ilişkiler çok da istenilecek bir durum olmayabilir. En azından kendimizi düşünelim. Uygarlığımızın mevcut gelişmişlik düzeyi ile yıldızlar arası yolculuk yapabilsek bu gittiğimiz gezegenlerdeki canlılar için hiç de iyi olmayabilir. Biz hala Dünya'da enerji, güç ve para gibi nedenlerle birbirimizi katlediyoruz. Bizden geri teknolojiye sahip bir akıllı canlı türü bulsak, iyilik olsun diye, ona tüm teknolojimizi mi aktarırız, yoksa etinden, sütünden, dersinden başlayıp tüm zenginliklerini kendimize mi alırız? Evrende aynı fizik kuralları işlediğine göre, orada bir yerlerde akıllı bir canlı türü evrim geçirdiyse, görünümü bize benzemese de davranış ve yaklaşımları benzeyebilir.

Günlük hayattan bir örnek

"Ankara'da açık çatı katlarına konulan yer karoları neden patlar?" diye kendinize sorun.

Ankara kışları soğuktur. Geceleri sıcaklık çok düşer. Sıfırın altında sıcaklıkların gerçekleştiği uzun kış geceleri olur. Kılcal derz çatlaklarına giren su dondukça genişler. Genişleyen su çatlakları genişletir. Böylece çatlak derzin altına ve zamanla karoların altına ilerler. Isınan hava nedeniyle eriyen buzlar suya döner. Su bu çatlakları doldurur. Isı düşünce su yeniden donar ve çatlaklar genişleyip ilerler. Daha çok çatlak ve daha çok su bir süre sonra patlayıp kalkan yer döşemeniz anlamına gelir. Suyu uzak tutabilirseniz karolar patlamaz. İşte Ankara'daki çirkin çatı kapatmalarının nedeni suyun donduğunda gösterdiği bu garip genleşme etkisidir. Diğer maddeler donduklarında büzülürken, su genleşir. Eğer su da diğer maddeler gibi soğuduğu zaman büzülseydi belki de çatı kapatması yapmak için başka neden bulmamız gerekecekti. İşte, size basit bir sebep sonuç örgüsü.

Sözün özü. "Neden?" diye sormaktan ve cevabını aramaktan vazgeçmeyin. sonuçta bu da bizim doğamızda var.

1 Şubat 2018 Perşembe


Alışkanlıklarımız hayatımızda önemli bir yer tutar.

Bir kaç örnek ile somutlaştırayım:
  • Her gün aynı yerden sabah kahvesi almak, 
  • Kapı eşiğinden sağ ayağımızı atarak geçmek, 
  • İşe giderken aynı yolu kullanmak, 
  • Kırmızı ışıkta araçla aynı şeritte durmak, 
  • Simitin yanmış olanını almak, 
  • Aynı berberde traş olmak, 
  • Markette hep aynı kasayı seçip oradan ödemek, 
  • En üstteki gazeteyi değil de bir veya daha alttakini çekip almak, 
  • Dişinizi fırçalarken belli bir sıra takip etmek ve saymak, 
  • Sadece belli bir içecek markasını tercih etmek ve gittiği yerde ondan almak için ısrar etmek, 
  • Hepsi taze, fırından yeni çıkmış olsa da tüm ekmekleri mıncıklamadan bir tanesini seçememek,
  • Evde hep aynı yere oturmak,
  • Temizliğe aynı yerden başlayıp, aynı yerden bitirmek,
  • Yemek yerken çorba, ana yemek, salata, tatlı gibi sıra takip etmek (oysa tatlıdan başlayıp, çorbayı sonda da içebilirsiniz)
  • Kendi kendinize ritüeller oluşturup onları takip etmek,
  • Yürürken karelerin içine basmak ya da çizgilerin üzerinden yürümek,
  • Paraları cüzdana yerleştirmeden yönlerini düzeltmek,
  • Aynı şehirde, aynı semtte, aynı evde oturmak. 
Tabi ki bunlara daha pek çok alışkanlık davranışı eklenebilir. Beynimiz tekrarları, ritüelleri sever. Tahmin edilebilir sonuçlara sahip davranışlar güvenlik hissi verir.

Okuma önerisi: 10 Örneği ile Takıntı Hastalığı ve Çözümü

Alışkanlıkları değiştirmek, bırakmak iyidir. Başta biraz mutsuz etse de yenilik iyidir. Gelişmeye, yeni keşiflere yol açar. Aklınızı genç, vücudunuzu diri tutar. Uzun dönemde. daha mutlu, sağlıklı ve uzun bir yaşantıya neden olur.

Sahte güven duygusuna kapılmış beyninizin esiri olmayın. Hayatınızı alışkanlıklarınız şekillendirmesin. Kontrolü kendinizde olan bir hayat yaşayın.

Kendinizi tanıyın!


27 Ocak 2018 Cumartesi

Dilaver ve Aziz aynı iş yerinde çalışan iki arkadaştı. Büyük bir holdingin boya dağıtım şirketinin yöneticileri idiler. Görev icabı Niğde'ye gitmeleri gerektiğini öğrendikten bir gün sonra birlikte yola çıktılar. Onlara yolda ilkbaharın etkisinde uyanmakta olan doğanın güzellikleri eşlik etmekteydi. Son derece keyifli bir yolculuktu. Etrafa izleyerek yapılan, gündüz yolculuğu gibisi yoktu.

Aziz, Dilaver'in yöneticisiydi. Karizmatik bir yönetici olan Aziz çevresinde belirgin vücut dili ve kendinden emin tavırları ile saygı uyandırırdı. Dilaver de durumun bilincinde Aziz'e sevgi ve saygı duyardı. Aziz'e minnettar olmasında, iş yerinde Aziz'in ona iyi davranması ve yükselmesi için yüreklendirmesinin ve destek vermesinin etkisi büyüktü. Aralarında 27 yıl yaş farkı vardı. Yaş farkının ve aralarındaki yakınlığın da etkisiyle Dilaver, patrondan çok, bir baba gibi görürdü Aziz'i. Aziz evliydi ve bir kız çocuğu vardı. Eşi büyük bir şirkette finans müdürüydü ve alımlı bir kadındı. Mutlu bir aileydiler.

Dilaver evli, 3 çocuklu bir adamdı. 30'lu yaşlarında olmasına rağmen işinde geldiği noktadan memnundu. Eşini ve 3 oğlunu seviyordu. Çok isteseler de bir kızları olmamıştı. Oğlanlar da, evde ortalığın altına üstüne getirmelerine rağmen pek tatlıydılar. Sokaktan sahiplendikleri Maltese, Terrier kırması dişi köpek Dobiş, bir nebze olsun kız evlat hasretini gideriyordu. Küçük oğlu Tamer vermişti o garip ismi köpeğe. Ama "Dobiş!" deyince gözlerinin parlaması köpeğin de durumdan memnun olduğunu gösteriyordu.

Dilaver'in kendince bir dürüstlük anlayışı vardı. Özünde, yalan söylemenin kötü olduğunu düşünürdü. Bir de yalan söyleyen insanların çok iyi hafızaya sahip olmaları gerektiğini. Dolayısıyla kötü bir yalancı olmak yerine, sözü doğru, olabildiğince güvenilir biri olmayı tercih ediyordu.

Dürüst insanların işi aslında zordur. Siz ne kadar dürüst olsanız da çevrenizdekiler öyle olmadığında sizi de kendileri gibi varsayarlar. Böyle bir ortam, denizde yüzmeye çalışırken denizin dibinde hava solumaya çalışmak gibidir. İçinizdeki hava yettiğince dipte kalırsınız, sonra boğulmak ile suyun yüzeyine çıkmak arasında bir tercih yapmanız gerekecektir.

Dilaver, zeki biriydi. Toplumdaki bireyler ile karşılaştırıldığında normalin üzerinde bir zekaya sahipti. Ancak ancak yeterince akıllı mıydı? Zeka doğuştan gelir. Akıl ise hayat boyunca deneyim ve birikimlerle elde edilen, kişinin ömrü boyunca kazandığı bir olgudur. Aziz, hem zekası, hem aklı ile Dilaver'in çok daha ilerisindeydi. Hayat tecrübesinin bunda büyük etkisi vardı. Daha önce çalıştığı iş yerlerinde en sevdiği arkadaşlarından yediği kazıklar onu güçlü ama çevresindekilere mesafeli davranmaya yöneltmişti. "Kazık yiyeceksem, artık dostumdan olmasın bari" diye düşünürdü.

Bilgelik zeka, akıl ve ahlakın bileşkesidir. Evrensel ahlak, zarar vermeme üzerine inşa edilmiştir. Örneğin doğanın dengesine bilerek ve isteyerek zarar vermemek. Bir başkasını bilerek ve isteyerek kırmamak gibi.

Yine biz dönelim araç yolculuğuna: İstanbul'dan başlayıp Niğde'de son bulacak yolculuğun mesafesi uzundu. İster istemez laf lafı açıyordu. Dilaver futboldan pek haz etmediği için daha çok güncel siyaset ve olaylar üzerinden konuşuyorlardı. Ancak Dilaver'in felsefe sevgisi dönüp dolaşıp sözü düşünsel konulara getirdi. Varlığımızın nedeni, evrenin büyüklüğü, insanın bir küçücük fıçıcık, Dünya isimli toz parçası üzerinde enerjiden gelip, hayat bulması tüm hararetiyle Dilaver'in o yolculuktaki sohbet konularının büyük bölümünü oluşturuyordu. Aziz daha çok dünyevi işlerin adamıydı. Daha çok ayağı yere basan konularla ilgilenirdi. Mesela, boya pazarlama konusunda yeni fikirlerden bahsetseler, ya da yeni bir ortaklık için fikirler konuşulsa çok daha fazla ilgiyle dinlerdi ama gel gör ki, yol arkadaşı öyle maddi işlerle pek ilgilenmiyordu.

Bir ara yolda giderlerken ilerde yollarının üzerinde bir kaplumbağa gördüler. Dilaver heyecanla aman abi yoldaki kaplumbağaya dikkat et, ezmeyelim dedi. Aziz, "yok ben onu ortalarım, bir şey olmaz" dedi. "Aman abi dur" demeye kalmadan hayvanın üzerinden geçtiler. Aracın diferansiyelinin yere yakın kısmı üzerinden geçerken kabuğu kırdı. Çıkan çatırtı iç parçalayıcı gelmişti Dilaver'e. Zavallı kaplumbağa ise kanlar içinde kalmıştı. Morali bozulan Dilaver "abi dedim ama yaa..." diye geveledi. Aziz ise anlamsız bir şekilde sırıtırken, "aman canım, oldu işte, boş ver" karşılığını verdi.

Dilaver'in keyfi kaçmıştı. Geçen yaz, yine ikisi birlikte İstanbul'dan Ankara'ya giderken otoyolda yere konmuş olan Şahin geldi aklına. Onu da uzaktan gördüğünde "aman abi yavaşla, kuş kaçamayacak galiba" demişti. Zavallı kuş havalanmaya çalışırken 180'le giden araç, camının bitip, tavanının başladığı yer ile canını almıştı. Boşa giden iki can.

Aracın yol ve motor gürültüsü dışında ortam bir süre sessiz kalsa da, yarım saat sonra sohbet yeniden başladı.

Dilaver, yolda felsefi konular üzerine konuşup durdu. Bir ara, her nereden aklına geldiyse eşler arasında dürüstlüğün önemine getirdi sözü. Dilaver, ömür boyu tek eşliliğe inanıyordu. Eşlerin birbirine sadakatsizliğini, karşılıklı isteyerek verilmiş bir sözün tutulmaması olarak niteliyordu. Konuşmanın içinden coşkulu gelişinden olsa gerek, ağzından şu sözler döküldü. "Eşini aldatan, herkesi aldatabilir". Aslında ifade etmek istediği: Hayat arkadaşın olan ve pek çok şeyi paylaştığın bir insana yalan söylüyorsan, bunu herkese yapabileceğinin açık olduğuydu.

Aziz, "yok ama o kadar da değil canım!" diye cevapladı. Bir yandan da kafasında "acaba işyerindeki hatunlardan haberi mi var da, bana zarf atıyor bu çakal" düşüncesi dolanıyordu. Oysa Dilaver'in hiç bir şeyden haberi yoktu. Aziz o kadar ketum biriydi ki, böyle bir şeyi herhangi bir ortamda ağzından kaçırması mümkün değildi. Ancak, o paranoyak yapısı ve hayatta kimseye güvenilmeyeceği düşüncesi o anda yine galip gelmişti. Kafasının içerisinde yaşadığı küçük fırtınayı pek belli etmedi. Sonra da işle ilgili önemsiz şeylerden bahsederek sohbeti başka bir yöne çevirdi.

Aziz ile üç, beş yıl daha aynı iş yerinde çalıştı Dilaver. Bir kaç yıl sonra başka bir iş imkanı bulduğunda hemen değerlendirmesi konusunda destek veren Aziz'in tutumu fazla yardımsever gelse de, yeni işin cazibesi ve ortamın değişmesinin vereceği huzur nedeniyle başka bir işe geçti Dilaver. Yıllar birbirini böylece kovaladı.

Günlerden bir gün, eski iş arkadaşlarından Engin ve Serkan buluştukları bir kafede konuşurlarken Dilaver eski iş yerinde 2 yıl kadar önce beklenmedik bir anda toplu emeklilik dalgasının yaşanmış olduğundan bahsettiklerinde biraz şaşırdı. Aziz abisi ve bir kaç kadına topluca işten el çektirilmişti. Anlam veremediği için nedenini sordu. Serkan muzipçe güldü. "Ne yani, bilmiyor musun? Aziz o hanımlarla yıllarca gönül ilişkisi yaşamış. İçlerinden birini terk ettiğinde o kadın intikam için durumu büyük patrona anlatmış. Patron da toplam 5 çalışanın işine son verdi" dedi. "Tüh, üzüldüm, severdim Aziz abiyi de" dedi Dilaver. Engin, "oğlum amma safsın, adam senden şüphelenip büyük patrona size Dilaver mi söyledi yoksa bunları?" diye sesini yükselttiğinde kendi kulaklarımla duydum. Olayın aslı ortaya çıkana kadar hepimiz adama senin kumpas kurduğunu sanmıştık" diye ekledi. Dilaver, "ben bu durumu şimdi sizden öğreniyorum yahu" diyebildi. Serkan "o hoo, sen de amma safsın, gerçekten bilmiyor muydun? Kadınların Aziz'in etrafında pervane olmaları da mı, çekmemişti hiç dikkatini?" diye sordu. Biraz mahcup, "yok vallahi, haberim yoktu" diyebildi Dilaver. "Alem adamsın" diye kahkahayı bastı Serkan, Engin de ona katıldı. Ayıp olmasın diye Dilaver de yarım ağız gülüyordu ama bir yandan da o uzunca yolculukta söylediklerinin aklında gelip, gidişine engel olamıyordu. Eşini aldatan, herkesi aldatabilir.

19 Ocak 2018 Cuma

Özellikle memeli gelişmiş canlılarda rastlanan bir davranış biçiminden bahsetmek istiyorum. Baş erkeklik. Ya da belgesel çevirmenlerinin yaptıkları çeviri özrü ile Alfa Erkeklik.

Alfa Latin ve türevi pek çok alfabenin ilk harfidir. Yani A. "A Erkek" ifadesi yeterince fiyakalı bulunmamış olmalı ki, belgesellerde sürünün başındaki erkeğe Alfa Erkek diyorlar. Korkarım, dilimize de "Alfabe" gibi "Alfa Erkek" ifadesi de bu şekilde girmiş oluyor. Diğer yandan, toplum içerisinde böyle durumlarda şeyh, şıh, başkan, reis gibi ifadeler kullandığımız için, "Alfa Erkek" sadece belgesellere etkili bir sözcük grubu.

Alfa erkeklik durumu bir şekilde işe yaramış ve hayatta kalma olasılığını artırmış olmalı ki bir davranış biçimi olarak canlı türleri arasında kabul görüyor.

Nedir Alfa Erkek?

Nedir alfa erkek? Özetle, türdeş canlı topluluklarının yöneticisi. 5-10 bireyden oluşan grubun baskın erkeği. Gruptaki tüm dişiler ile istediği gibi çiftleşen. Yaptığı yapılan, gittiği yere gidilen. Karar verici merci. Gücünü kaybettiğinde genellikle gruptan uzaklaştırılan eski alfa erkek, çoğu canlı türlerinde ölüme terk ediliyor. Yani bunu sürüdeki birey için kalıcı bir durum olarak kabul etmek zor. İnsan toplulukların da ise durum farklı olabiliyor. Gücünü ve hatta akıl sağlığını yitirse bile insan topluluklarında Alfa Erkek olarak kalmasa da bir büyük olarak saygı görmeye devam edebiliyor.

Okuma önerisi: Sürüdeki Kara Birey


Ana Tanrıça Kültü

Belki de erkek egemen günümüz toplumunun bu halde oluş nedeni, türler üstü kabul gören alfa erkek kavramı olabilir. Bir küçük tarihi istisnayı göz ardı edersek tabi. Bu istisna Ana Tanrıça Kültü olarak ele alınabilir. Tanrıçanın da dişi olduğu, dişilerin alfa oldukları bir tarih kesiti de var olmuş. Neolitik dönemde Mezopotamya bölgesinde bulunan aslanlı Ana Tanrıça heykelleri kadına verilen önem ve yönetim erkine sahip olan kadınların milattan önce 7000'li yıllara kadar uzanan bir olgu olduğu ileri sürülmektedir.

Sadece Mezopotamya ile sınırlı da değil, Akdeniz çevresinde pek çok yerleşim yerinde ana tanrıça kültü ile ilgili bulgulara rastlanmıştır. Anadolu'da Kibele ya da Sibel heykelleri, antik Yunan uygarlığında sıklıkla görülen Artemis, Roma uygarlığında Diana olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yunan mitolojisinde tamamen savaşçı kadınlardan oluşan ulus yani Amazonlar da unutulmaması gereken bir başka söylencedir. Yani işin içine yine güç ve güçlü olan durumu giriyor. Belki de yönetmek için gücü elinde kim bulunduruyorsa o "Alfa" olur denebilir.

Ana tanrıçanın gücünün kadının doğurganlığından geldiği düşünülmektedir. Neden sonuç ilişkilerinin yeterince doğru kurulamadığı ilkel topluluklarda kadın yeni bir bireyi dünyaya getirme (bir anlamda yaratma) gücüne sahip olmasından, bu şekilde değerlendirilmiş olmalıdır.


Alfa Tanrı

Eski kültürlerde birbirlerine yakın olarak yaşayan ve irtibat halinde olan toplumlarda tanrıların kolayca benimsendiği ve kendi tanrıları yanında kabul gördüğü düşünülmektedir. Dolayısıyla bir tanrıya tapan bir topluluk daha iyi bir durumda olan, örneğin: çok iyi av bulabilen ve tarım yapan komşu yerleşik kültürün tanrılarını benimseyebilmektedir. Zamanla yerleşik hayatta daha çok erkek egemen hale gelen insan topluluklarının tanrıları da aynı değişimden etkilenmiş olabilir. İçlerinde en güçlü olan hepsinin üzerinde bir yere oturtulmuş olabilir.

Hayvan Topluluklarındaki Durum

İnsan topluluklarındaki Alfa Erkek kavramı diğer memelilerdeki Alfa Erkek kavramına ters düşer mi? Pek değil. Genellikle hayvanlar dişileri ile birlikte avlandıkları için ve av ve korunma ile ilgili olarak erkeklerin yapısı görece daha kaslı ve büyük olduğundan ekibi yönetenin en güçlü birey olması anlaşılır bir durumdur. Bu başarıyı artıracak ve bireylerin karınlarını doyurmalarını sağlayacaktır. Yeterince iyi beslenme hayatta kalma ve neslini devam ettirme anlamına gelir.

Yani alfa erkek, doğanın kuralları gereği evrilmiş erkek bireylerin en güçlüsü olur. Aslında her insanın dişi, erkek ayrımı olmaksızın bir alfa potansiyeli vardır. Doğada da kimi zaman bazı türlerde dişi Alfa bireyleri görebiliriz. Bu durumda kültürel etkiler yanında, kaba kuvvet belirleyici oluyor diyebiliriz. Beden yoğun işlerden, zihin yoğun işlere geçiş oldukça, Alfa bireylerin her iki cinsiyetten de aynı oranda çıkabilecekleri bir gelecek mümkündür.

E peki insan alfa erkek? Bu konuda çok da başarılı olamadığımız ortada. En azından siyaset konusu düşünüldüğünde erkekleri çok başarılı bulmuyorum. Alfa'lar mı? Evet, alfalar. Ancak insanı hayvanlardan ayıran vicdan, ahlak gibi konular söz konusu olduğunda, sıkıntılı olduklarını söylemek mümkün. Demek ki değişim kaçınılmaz. Bakalım zaman neler gösterecek?

15 Ocak 2018 Pazartesi


2018’DE FİRMALARIN ZAM ÖNGÖRÜSÜ YÜKSELDİ,
ADAYLAR İSE ZAM KONUSUNDA 2017’YE ORANLA DAHA UMUTLU!
ORTALAMANIN YÜZDE 9 OLMASI ÖNGÖRÜLÜYOR
SEKTÖR
YÜZDE
Bankacılık / Finans
10%
Bilgisayar / BT / Internet
10%
Gıda
9,50%
Otomotiv
9,50%
Telekomünikasyon
9,50%
Sigortacılık
9,00%
Mağazacılık / Perakendecilik
9,00%
Tekstil
9,00%
Sağlık / Hastane
8,50%
İmalat
8,50%
İnsan Kaynakları
8,50%
Eğitim
8%
İnşaat
8%
Lojistik
8%
Turizm
7,50%
Gayrimenkul
7%
Çağrı Merkezi
7%

Zam oranları 2018 yılında, geçtiğimiz yıllara göre yükseldi, firma yetkililerinin öngörüsü bu yıl ortalama zam oranının yüzde 9 olacağı yönünde. Adaylar ise zam konusunda geçen yıla göre daha umutlu, ankete katılan adaylardan zam yapılmayacağını düşünenlerin yüzdesi düşerken, yüzde 26’sı ise ortalamanın dışında bir maaş zammı bekliyor.
15.01.2018

Secretcv.com’un, 2018 yılı zam oranlarına yönelik düzenlediği ankete 950 firma yetkilisi ve 22 bin 500 aday katıldı. 15 Kasım - 31 Aralık 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilen ankete göre, firma yetkililerinin öngörüleri zam oranlarının yüzde 9 olacağı yönünde. Birçok sektördeki büyük firmaları ve KOBİ’leri temsil eden firma yetkililerinin yanıtladığı anket sonuçlarına göre en çok zam yüzde 10 ile Bankacılık/Finans sektöründe, en düşük zam ise yüzde 7 ile Gayrimenkul ve Çağrı Merkezi  sektörlerinde oldu. Adaylar ise geçmiş yıllara oranla daha umutlu. Ankete katılan adayların yüzde 26’sı ortalamanın dışında bir maaş zammı bekliyor. Zam oranlarının yüzde 5 ila yüzde 10 arasında olmasını bekleyen adayların oranı ise yüzde 30. Bu da daha önceki yıllara göre daha iyimser bir tablo çiziyor.

Yan haklar 2018’de yükselişte
Son yıllara göre artan zam oranlarının yanında, yan haklarda da bir yükseliş görülmekte. İşverenler tarafından çalışan verimliliğini artırmak ve başarılı çalışanları elde tutmak için verilen yan haklar  2018’de de sürdürülmeye devam edilecek. Klasik yan haklara ek olarak  çalışanların kendi ihtiyaçlarına göre seçebildiği ‘’yan haklar paketleri’’ sıklıkla karşımıza çıkacak. Şirketlerin yan haklar konusundaki farkındalıklarının da her yıl artacağı öngörülüyor.

Zam Oranları
Yüzde
Zam yapılacağını düşünmüyorum
31%
%5 ile %10 arası
30%
%11 ile %15 arası
14%
%5’in altı
13%
%16 ile %20 arası
12%
Adaylar 2018 yılında daha iyimser
Zam oranları beklentisini, iş arayan adaylarına da soran Secretcv.com’un, 15 Kasım-31 Aralık 2017 tarihleri arasında yaptığı anket çalışmasına 22.500 kişi katıldı.

‘’Bu yıl firmanızdan yüzde kaç zam bekliyorsunuz?” sorusunun yöneltildiği adayların yüzde 26’sı ortalamanın dışında bir maaş zammı bekliyor. Zam oranlarının yüzde 5 ila yüzde 10 arasında olmasını bekleyen adayların oranı ise yüzde 30. Yüzde 13’ü ise zam oranlarının yüzde 5’in altında olmasını bekliyor.  Maaşlarına herhangi bir zam yapılmayacağını düşünen adayların sayısı ise yüzde 31.

Haftalık Tekil Ziyaretçi

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *