26 Nisan 2019 Cuma

İnsanın beyni harikadır. Sadece kendini ve çevresini anlamakla kalmaz. Var olmayan nesneleri, düş ürünü canlıları, yerleri, paralel evrenleri soyut olarak düşünebilir. Dahası soyut kavramları kkendi içinde taklit edebilir (simülasyon). Bunları diğer insanlara aktarabilir. Düşlemek eylemi yaratıcılığın ve yeni teknolojilerin öncülü olmuştur.

Albert Einstein "Yaratıcılık bulaşıcıdır." demiştir. Sadece teorik fizikçi değil, aynı zamanda bir düşünür olduğunu gösteren pek çok düşüncesi günümüze gelmiştir. Bu söz insanların birbirinden daha ilginç fikirler ve ürünler üretebildiğinin göstergelerinden biridir. En basitinden insan, "Başkaları yapabiliyorsa ben neden yapmayayım?" diye sorarak yaratıcı bir akıl durumuna geçebilir. Değişmez yazgıcı, verilenle yetinen, sorgulamayan zihinlerin ise bu zincirleri kırabilecek bir devinime ihtiyaçları var.


Karen Armstrong, Tanrı'nın Tarihi isimli kitabında Yahudilik, Hristiyanlık ve bunlar kadar olmasa da Müslümanlığın kişiselleştirilmiş bir Tanrı düşüncesini geliştirdiklerini söyler ve ekler "... kişilik sahibi bir Tanrı tehlikeli olabilir. Bizi sınırlarımızın dışına çekmek yerine memnuniyetle onlar içinde kalmaya teşvik edebilir, bizi acımasız, katı, kendinden memnun ve "O"nun sanıldığı gibi tarafgir yapabilir". İşte, insanın içinde bulunduğu daireden çıkıp, şeytanla yüzleşmesi gereken yer burasıdır. Ancak bu şekilde, yeni düşünceler, hayaller ve güzel, yeni bir gelecek yaratabilir. Gelişmenin ve yenilikçi düşüncenin ve hayal gücünün önüne hiç bir engel konulmamalıdır.

Interstellar Filmi Kara Delik Sahnesi
Yaratıcılığın güzel yanı; o an için yapılamayacak şeyleri de düşünebilmenin mümkün olmasıdır. Ulaşması, ışık yılları ile ifade edilebilecek mesafelerdeki yıldız sistemlerine gitmek şimdilik mümkün olmayabilir. Ancak bunu yapabildiğimizi düşlemek hiç de imkânsız değildir. "Aman nasılsa gitmek mümkün değil!" diye ucunu bırakmak az da olsa yapılması olası olan bir teknolojiye hiç başlamadan veda etmektir. Hem uygarlık üst üste konulan tuğlaların büyük bir duvarı oluşturması ile buluşların bir biri ardına eklenmesi ile oluşan bir bilgi birikimidir.

Boş verip, üretmeyi ve geliştirmeyi "durdurmak" ile ilgili en güzel örnekleri kendi yakın tarihimizde görebiliriz.
Devrim arabası, Kapattığımız uçak fabrikamız, Aselsan tarafından üretimi durdurulan cep telefonumuz aklıma gelebilen en yakın örnekler. Eğer uçak üretebiliyorsanız bunu geliştirebilirsiniz. Günden güne daha iyisini yapabilirsiniz. Belki ilk üretiminiz düşündüğünüzün çok gerisindedir ama üreticisinizdir. Zamanla rekabet edip, ürünü geliştirip diğer tüketicilere de satarak, araştırma ve geliştirme için ihtiyacınız olan kaynakları da sağlayabilirsiniz. Bunu boş verip, “aman nasıl olsa daha iyisini daha ucuza mal eden var. Onlardan alalım” dediğiniz anda üreticilikten çıkıp, tüketiciye döndüğünüz gibi. Teknoloji mallarını bir kenara bırakın, soğanı bile üretmekten vazgeçince başımıza gelenleri gördük. Raflarda elinizi bile sürmekten çekindiğiniz küflü soğanları satın almaya zorlandığımız 2019 kışını unutmamak lazım.

Bilimsel düşünce araştırmaya ve sorgulamaya dayanır. Hiç bir gerçek kavram yalanlanmaz değildir. Bugün gerçekler olarak önümüzde hazır bulunan ve kabullendiklerimiz bile henüz fark etmediğimiz bazı farklı özellikler taşıyor olabilirler. Bunu fark etmenin yolu araştırmaktan geçer. On ikibin yıl öncesi ile günümüz arasında Dünyanın bize sağladıkları hammaddeler arasında bir fark yoktur. Eğer araştırma ve sorgulama yapmasaydık hala boş vakitlerimizi granit bloklarına şekil vererek geçiriyor olabilirdik. Oysa henüz 100 yıl önceki atalarımızın çok küçük bir kısmının ancak hayal edebilecekleri bir yaşantımız var. En basitinden bu yazıyı ekranda okuyor olmamız bile bunun kanıtı.

Kanıt demişken, bilimsel düşünce bir olguyu ileri sürdüğünüzde bunun kanıtlanabilir olmasını sorgular. Deneyler yinelendiğinde aynı sonuçların alınması gerekir. Üstelik olmuyorsa "yoktur!" diye kestirip atmaz. Konuya bilinmeyen, araştırılan bir konu olarak yaklaşır. Örneğin karşıtlar tarafından durmadan eleştirilen Evrim Kuramı içerisinde eksik ve boşluklar barındırabilir. Ancak bağlantıları fosil kanıtlar ile belgelenmemiş eksik parçalar için araştırmaya devam eder. Bilimsel düşünce insan dimağının çok kısa süren (50-90 yıl kadar) canlılık süresinin bilinen bütün bir evrenin bilgisini kavramakta zorlandığından da haberdardır. Yine de araştırıp geliştirmekten vazgeçmez. Zira bugünkü bilginin binlerce yıllık insanlık tarihinde zorluklarla elde edildiğini ve birikim olduğunu bilir.,


Bilimsel düşünce daha iyi, daha mutlu ve gelişmiş bir Dünya ve insan istiyorsak önemlidir. Aklınıza bir dogmalara boğulmuş mutsuz, huzursuz toplumları getirin. Bir de gelişmiş, mutlu ve huzurlu olanları. Hangisinde yaşamak istersiniz? Bu sorunuzun cevabı, neden bilimsel düşüncenin önemli olduğunun da cevabıdır.

Esen kalın.

----------------------


Okumak İçin Güzel Bir Gün!
Mutluluk Saçan Işık: Çoğu Bilim Kurgu, Bazıları Sadece Kurgu Hikâyeler isimli kitabımı okumaya ne dersiniz?
Ben yazdım diye söylemiyorum çok sürükleyici ve elinizden bırakamayacağınız bir öykü kitabı.
Sadece Google Kitaplar'da satılıyor.
Okumak için tıklayın!

22 Mart 2019 Cuma


İnsan orta yaşlarını yaşıyorsa vücut daha kırılgan ve savunmasız oluyor. Gençken kapınızı tıklamayan tonla hastalık tepenizde "Demokles'in Kılıcı" gibi sallanıp duruyor. Hele bir de moral olarak çökmüş ve stresli bir hayat sürüyorsanız durumunuz kötü. Bilimsel çalışmalar erken yaşta emekli olanların daha uzun yaşadıklarını gösteriyor. Özetle, 50 yaşında emekli olan biri ortalama 85 yaşına kadar yaşayabilirken, 65 yaşında emekli olan biri ortalama 66,5 yaşında sizlere ömür oluyor (bkz. ilgili makale).


Sağlıklı olabilmek için kuşkusuz tek gereken erken emeklilik değil. Vücudunuza da olabildiğince iyi bakmanız gerekiyor. Stresten uzak ve kafanızı sizi öldürecek düşüncelerden ve vesveselerden uzak tutabilmek yanında spor ve uygun kiloya sahip olmak da önemli. Örneğin eğer yaşınız, cinsiyetiniz ve boyunuza göre kilonuz fazla ise bu sizi daha kolay hasta olabilir bir hale getirebilir.

Son bir iki ayda biraz kilo verdim. Yaklaşık on kilo kadar. Aslında uzun zamandır kilo vereyim ve zinde kalayım diye çabalayıp duruyordum. Domuz gribine yakalanıp yaklaşık yirmi gün kurtulamayınca iştahım kesildi ve homini gırtlak yemek yemeyince de 4 kilo kadar verdim. Oysa yıllardır yürüyüş yapmama rağmen durmadan kilo almaya devam etmiştim. Böylece biraz kendimi frenleyerek kilo verebileceğimi gördüm ve devam ettim.


Başlıkta espri de yapmış olsam kilo vermek de midede değil, kafada bitiyor. Gece saat onbir gibi "git bir şeyler ye" diyen sesi ikna etmeniz gerekiyor. İşte o kısmı için gerçekten bilge bir yanınızın, "açııııım" diye ağlayan çocuk kısmınıza söz geçirebilmesi gerekli. Pek çok eski öğretinin söylediği gibi "ne arıyorsanız arayın onu kendi içinizde arayın" sözü burada da bir kez daha kendini doğruluyor. Boşuna, hekimden modifiye diyetisyen'lere bakmayın. Onlar da oradan buradan okudukları öteberiyi cilalayıp, satıyor. Ne b.k yerseniz yiğin be! diyen birine ihtiyacınız yok. Yine de mesleğini hakkıyla yapan bir diyetisyenden yardım almanız iyi olur. İyi bir diyetisyen gözetiminde sağlığınızdan kaybetmeden, kilo kaybedersiniz.

Zayıflamanın en kolay yolu az yemek. Harcadığımızdan az kalori aldığınızda, vücut yedekteki birikimleri kullanır. Zayıflarken, vitamin takviyesi yapmak akıllıca olabilir! En önemlisi de 3 ay uğraşıp, zayıfladıktan sonra o kiloları geri almamak için harcadığınız kadar kalori almak. Böylece vücut yağ biriktirip, şişmez. Bunu uzun bir süre kararlılıkla yaparsanız, vücudunuz da ona göre kendini ayarlayıp yavaş yavaş yeniden kilo almaz. Ama yine de her şey size bağlı.

Söylemesi kolay da olsa uygulamak için katı ve kendi kendine söz geçirebilen bilge bir yapınız olması lazım. İşte bu nedenle kilo vermek içsel bir yolculuktur.

------------------------------------------------------
Öykü Kitabım Google Play'de satılıyor!

 Oturup bir kitap yazdım. İçerisinde büyük bölümü bilim kurgu hikayeler var. Tek derdim okuma alışkanlığının düşük olduğu Günümüz Türkiye'sinde hikayelerin gözden kaçıp yok olmaları. Ben bu hikayelere şevkat gösterdim. Siz de okuyun beğeneceksiniz. Teşekkür ederim. Sevgiler. Burçak Çubukçu   




6 Şubat 2019 Çarşamba

Türkiye’nin popüler teknoloji sitelerinden biri olan indir.com yurtdışına açıldı. 

2011 yılında Windows programları ile sektöre giriş yapan site daha sonra ihtiyacın artmasıyla birlikte Mac, iOS ve Android içeriklerine de yer vermeye başladı. Böylece yazılım, uygulama ve oyun indirme alanında Türkçe en büyük kaynaklardan biri haline geldi. Güncel teknoloji haberlerini de takip edebildiğiniz site, artık İngilizce de yayın yapmaya başlıyor.

indir.com neler yapar?

İmza İnternet Teknolojileri’ne bağlı olarak yayın hayatına devam sitede bugüne kadar 100,000’den fazla Türkçe içerik üretildi. Bunun yaklaşık 81.000’ini program ve uygulamalar hakkındaki içerikler, geri kalanını ise teknoloji haberleri oluşturuyor. Bir süredir İngilizce yayın yapmak için hazırlık yapan indir, şimdiden 1.000’in üzerinde İngilizce içeriği sahip ve kısa bir zaman içinde bu sayıyı 20,000’e çıkarmayı hedefliyor. Sitenin İngilizce versiyonuna en.indir.com adresinden ulaşılabiliyor.
Hasan Yaşar
Türk Girişimcilere Destek Özellikle Türk girişimcilerin yurtdışına yönelik yazılımlarına ve uygulamalarına öncelik verdiklerini dile getiren İmza Teknolojileri Kurucu Ortağı Hasan Yaşar; “İmza Teknolojileri olarak Türk girişimciler tarafından hazırlanan projelerin yabancı pazarda tanıtılmasına katkı sağlamak istiyoruz. Türk yazılım ve oyun projeleri yurtdışında ne kadar başarılı olursa, sektörümüz o kadar genişler.” diye ekledi.
İngilizce içerik üretmenin yeni bir tecrübe olacağını, bu alanda elde edilen bilgi ve tecrübeler doğrultusunda başka dillerde de yayıncılık yapmayı hedeflediklerini belirten Yaşar; “Bugüne kadar indir.com’u hazırlarken birçok insanın ve kurumun desteğini kazandık, yurtdışı sektörüne açılma sürecinde de bu desteklerin devamlılığının geleceğine inanıyoruz. Yanımızda olan herkese teşekkür ederiz.” diyerek sözlerini noktaladı.

indir.com'un bu doğru hamle ile dünya çapında çok başarılı olmasını diliyorum.

30 Ocak 2019 Çarşamba


İnsan sayısı, bildiğimiz tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar yüksek. Günümüzde 7,6 milyar olan dünya nüfusunun önümüzdeki 12 yılda, 1 milyar daha artacağı ve 2050 yılına kadar 9,6 milyar seviyesine ulaşacağı tahmin ediliyor. Birleşmiş Milletler raporunda, yakın gelecekte en hızlı nüfus artışının ağırlıklı olarak gelişmekte olan ülkelerde olacağına dikkat çekiyor (1). Afrika ülkelerinde doğum rakamları yüksek ve bunun gelecekte daha da büyümesi bekleniyor.

Gelecekte dünya nüfusu önemli bir sorun olabilir. Büyük ihtimalle üretim artışı ve göçler gibi çözümleri olabilecektir. Ancak bu doğal kaynakların çok daha hızla tüketilmesi ve çevreye verilen zararın artması anlamına gelecektir. Karar mekanizmasında bulunan kişiler bunun böyle sürdürülemeyeceğine ve bir şekilde geriye çevrilmesine karar verebilirler. Bu durumda nasıl bir şekilde dünya nüfusu azaltılabilir?

Hemen karamsar bir seri ölümler senaryosu çizmeden, günümüzdeki uygulamalara bakalım.

Çin, vatandaşları hakkında topladığı verilerden yararlanarak bir kişi derecelendirme sistemi kuruyor.


Çin yönetimi, 2020’den itibaren vatandaşları için sistemini uygulamaya almaya hazırlanıyor. Mobil cihazlara yüklenecek bir uygulamayla çalışacak sistemde, kullanıcılar hem sanal, hem de gerçek hayatlarında izlenerek derecelendirilecek. Notu yüksek olan ayrıcalıklı hizmet alırken, kötü notu olanlar kendilerine eş bile bulamayacak (2). Devletine ve Komünist Parti ilkelerine bağlı, ahlaklı, çalışan olmayanlar iyi not alamayacaklar. İnternet'te yabancı sitelere girenler, Twitter gibi sosyal mecralarda dolaşanlar, hele böyle yerlerde yönetenlerin hoşuna gitmeyecek gönderiler ve yorumlar yapanlar, kötü not alacaklar. Notu düşük vatandaşlar en basit haklardan yararlanamayacaklar. Örneğin: İyi bir konutta oturmak, seyahat etmek, ucuz İnternet'ten faydalanmak gibi son derece sıradan ve zorunlu olduğunu düşündüğünüz haklarınız elinizden alınabilecek.

Çin'de uygulamaya başlanacak olan "sosyal skor" size garip ve haksız mı geldi? Bir de şunu deneyin: Ülkemizde ve pek çok batı ülkesinde uygulanan kişisel kredi derecelendirme sistemi ile bir kişinin bankalara başvurması halinde ne kadar kredi alabileceği ve bu kredinin banka için oluşturacağı risk belirleniyor. Bu veri, kişinin kredi kartı ödemeleri, tasarruf - harcama alışkanlıkları ile yatırımları ve mal varlığı gibi verilerden kolayca oluşturulabiliyor. Basit sayılabilecek bir algoritma kısa sürede en yeni verileri bir araya getirerek, güncel kredi güvenilirliğinizi verebiliyor. Bankalar sizi boş yere arayıp, size: "düşük faizli ihtiyaç kredisi kullanmak ister misiniz?" diye sormuyorlar. Ellerinde somut ve güvenilir bir veri bulunuyor. Veri, öğrenebilen ve kendisini yeni durumlara uyarlayabilen algoritmalar ile işleniyor. Hani merhum Stephen Hawking'in "kontrolsüz gelişiminin insanlığın sonunu getirebileceği" uyarısında bulunduğu Yapay Zeka vardı ya (3). İşte bu algoritmalar o yYapay Zekanın ta kendisi.

Nüfus artışının pek çok nedeni var. Teknolojide ve tıp alanında çok ilerledik. İnsanlar artık eskisi kadar çok nedenden ölmüyor ve eskisinden daha uzun yaşıyor. Kapitalizmin en yüksek kalesi pek de sosyal devlet sayılmayacak Amerika Birleşik Devletlerinde en fakir bireyler bile asgari tıbbi hizmetlere ulaşabiliyor. Giderek zenginleşen ve görece refah düzeyleri artan Hindistan ve Çin gibi büyük ülkeler de azalan ölüm oranları yüzünden, hızla artan bir nüfusa sahipler.

Günün birinde bir karar alıcı çıkıp da, bu kadar nüfus dünyaya fazla, bunu düşürmek için radikal bir şeyler yapmak üzere bir düğmeye basarsa ne olur? "Canım olur mu öyle şey?" demeden iyi düşünün. Pekala 21. yüzyılda bile, hiç de rasyonel olmayan kararlar alabilen ve milletlerin kaderini belirleyen dünya yöneticilerine sahibiz. 40 yıl sonra, bunun değişmesi mümkün mü? İnsanlara bir "yaşam skoru" belirlense ve bu skora göre insanlar basit bir şekilde en gerekliden, en gereksize kadar sıralanamaz mı? Üretime, sosyal hayata, düşünsel faaliyetlere önemli katkıları olan, yeni nesillere aktarılacak önemli genetik özellikler taşıyanlar bir tarafa, işsizler, üretmeyenler, düşünmeyenler, topluma bir katkısı olmayan ve olmayacaklar diğer tarafa konulduğunda bunları birbirlerine göre sıraladığınızda elinizde Yapay Zeka marifetiyle oluşturulmuş bir liste olur. Düşük puana sahip kimseler sağlık hizmetlerinden yararlanamazlar. Yaşlılar basit bakım hizmetleri alamazlar. Bırakın şehirler arası yolculuğu, şehirdeki kitle taşıma vasıtalarını kullanmaları, alışveriş merkezlerinin çöplüğü, yiyecek dükkanlarının çevresine yaklaşmaları bile duygusuz robotlar tarafından engellenebilir. Eminim, insanlığın ve dünyanın geleceği için kimse buna karşı çıkamayacaktır. Ha tabi bir de duygusuz robot koruyucuların uzaklaştırıcı etkisi ve skorunun düşmesi korkusu insanların bir sonraki adımlarını ihtiyatlı atmalarına neden olabilir.

Tabi tüm bunlar olmadan Yuval Noah Harari'nin ileri sürdüğü gibi, geni değiştirilmiş bireylerden oluşan yeni bir insan türü çıkıp, Homo Sapiens'i tarihten silmezse. Yine Çin'de genleri değiştirilmiş bebeklerin denenmeye başladığını duymamış olabilirsiniz (4). Ancak belki de bu süreç bile başladı.

Gelecek henüz yazılmadı. Onu oluşturacak kararları ise günümüzden vermeye başladık. Belki bu sefer insanlık akılcı davranır. Böyle karanlık senaryolar oluşmaz. Bunun için, insanlar olarak beynimizi en verimli şekilde kullanmamız gerekiyor. Peki biz neyle uğraşıyoruz? Denize girdiğimizde ne olursa orucumuz bozulur, ne olmazsa bozulmaz. Kötü senaryoları hak ediyor muyuz ne?


Dipnotlar:
1- http://www.theworldcounts.com/counters/shocking_environmental_facts_and_statistics/world_population_clock_live
2-  https://www.haberturk.com/ekonomi/is-yasam/haber/1512582-cin-vatandaslarina-sosyal-skor-uygulayacak
3- https://www.fizikist.com/stephen-hawkingten-yapay-zeka-uyarisi/
4- https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46341694

22 Aralık 2018 Cumartesi


Özgür irade

Benjamin Libet 1983'de bir deney gerçekleştirmişti. Deney oldukça basitti. Denek parmağını oynatmaya karar verecek ve oynatacaktı.
Bunun tespiti için deneğin parmağında bir hareket tespit edici bağlanmıştı. Saniyenin binde biri kadar duyarlı bir sensör olan EMG (elektromiyograf) halen tıbbi denemelerde kullanılmakta. Deneğin karar verme anını belirlemesi için, karşısında ekranda dönüp duran kadrandaki bir beneğin karar verme anındaki yerini söylemesi istenir.
Deneğin kafasına bir EEG bağlıdır. Bu cihaz da beyindeki aktiviteyi ölçmek için kullanılmıştır.
Deneğin parmağını hareket ettirmeye karar vermesi ile hareket ettirmesi arasında 200 milisaniye zaman geçtiği ölçülmüştür.
Karar verme anından yaklaşık 350 mili saniye önce ise beyinde bir elektriksel hareketlilik gözlenmiştir.
Deney günümüze kadar defalarca tekrarlanmış. Teknolojik gelişmeler ile yenilenen sensörler kullanılmış olmasına rağmen aynı sonuçlar alınmıştır.
Deneyin basitçe sonucu şöyle yorumlanabilir. Denekler, karar aldıkları andan 350 milis aniye önce beyinde bir başka alt yordam çalışarak, kararı vermektedir. 350 mili saniye sonra da kişinin bilinci aldığı bu emre uyarak, kendi kararını aldığını düşünüp, uygulamaktadır.

Peki özgür irade var mı? Yok mu?

Bundan yola çıkarak, özgür irade yoktur diye düşünebilirsiniz. Bu biraz katı bir çıkarım olabilir. Çünkü karar veren mekanizmanın benlikten ömür boyu veri alarak, öğrenip öğrenmiyor olduğu konusunda bir bilgimiz yok. Bana kalırsa mekanizma geçmiş deneyimlerden ders alıyor olmalı. Aksi taktirde bir şekilde benlik ile bu kadar uyumlu çalışması mantıklı olmazdı. Beynimiz algoritmalarla çalışan organik bir makine de olsa algoritmalar öğrenme ile düzenlenebilir, dahası iyileştirilebilir. Özgür irademiz otomatik çalışan karar verme mekanizmamız ve öğrendiklerimizin bileşkesi olmalıdır. Yani beynin çevresi ile olan etkileşimi, karar alma mekanizmasını etkilemelidir. Zira toplum yaşamı, parmağını hareket ettirmek gibi basit kararlarla yönlendirilemeyecek kadar karmaşıktır.

Gelişme Neden Yavaş?

Fütüristlere kalsaydı, içten patlamalı motorlara sahip arabalar 100 yıla kalmadan uçacaktı. Oysa, halen, motor teknolojisi çok da değişmemiş olan arabalar ile şişme tekerlerin üzerinde yolda gitmekteyiz. Bana kalırsa en önemli iyileştirme, araçlarda müzik dinlememizi sağlayan müzik sistemleri. Elektrik motoruna sahip arabalar bile halen kolayca alınabilen yaygınlıkta değiller. Tatilde 750 km yol tepmek yerine, kuş uçuşu 500 km gitmeyi ise sadece hayal edebiliyoruz. Üstelik, uçan arabaların oluşturacağı muhtemel tehlikeleri öngöremiyoruz. Mesela 16. kattaki evinizde akşam sefası yapayım derken, balkonunuza bir aracın çarpması ihtimali olacak. Alkollü bir sürücü Cep telefonu verici direklerinin üst kısımlarına toslayıp, haberleşmeyi zorlaştırabilecek. Uçan araçlar ile ülkeler arasında gitmek kolaylaşacağı için gümrük işlemlerinde değişiklikler yapmak gerekecek. Evlerin çatılarında oluşturulacak park yerleri park sorununa çare olabilecek, ama bu seferde iyi park edilmediği için araçlar çatıdan aşağı düşebilecekler. Ama bütün bunların olması için bir yüz yıl daha yetmeyebilir.

Sorun nerede?

Sorun, yaşam süremizin çok sınırlı olması. Kısa hayat süremize rağmen her şeyin bir anda olup bitmesini bekliyoruz. 90'lı yıllarda fütiristlerden biraz daha ileri gidebilen bazı düşünceleri okuduğumda çok sevinmiştim. Onlara göre, aydınlanma çağı yaklaşıyordu. Artık insanlar büyük ölçüde hakikati kavramış, kendileri için en iyisini gerçekleştirme yoluna girmişlerdi. Göstergeler de bu yönde gibiydi asına bakarsanız. Kitle imha silahları insanlık ve doğal yaşam için önemli bir tehlike olduğundan artık kalıcı bir barış için önemli adımlar atılıyor gibiydi. Duvarlar yıkıldı. Totaliter sistemler çöktü. İnsanlar daha özgür ülkelerde yaşamaya başladı. Binlerce yılda şekillenmiş olan ülke sınırları bile Birleşik Avrupa projesi ile ortadan kalkmaya yüz tutmuştu. Sadece Avrupa değil, çevre ülkeler hatta kuzey Afrika bile sistemin içerisine dahil olacak gibi duruyordu. Ne yalan söyleyeyim, başlarda inanmasam da, Türkiye'nin bile Avrupa ile entegre olacağını düşünmeye başlamıştım. Türkiye ile birlikte 6 AB ülkesi ile gerçekleştirdiğimiz bir Avrupa Birliği projesinde İspanyol ortağımızın bir çalışanı, "Türkler Avrupa'ya girmemeli" diyene kadar, böyle düşünüyordum.
Sonra, yer yer küresel olmayan küçük çatışmalar, savaşlar, bitmek bilmeyen gerilla saldırıları dünyanın görece geriş kalmış, zengin doğal kaynakları olan yerlerinde baş göstermeye başladı. Nedenleri her ne olursa olsun, insanlığın bu birleşme ve birlikte mutlu olma hayalleri son 20 yılda böylece ortadan kalktı. İngiltere seçmenleri küçük bir farkla "baş ağrısı" Avrupa'dan uzaklaşmaya, yeniden kendini sınır duvarlarının ardına almaya karar verdi. Şimdilerde iki süper gücün başındaki liderlerin sağduyudan uzak yaklaşımlarının dünyayı etkilediği, aşırı milliyetçi, aşırı dinci akımların hissedildiği bir dünya ile yeniden karşılaştık. Yurdunu seven ama dünyayı sevmeyen, inancına bağlı ama diğer insanları şeytan gören bir dünya anlayışı ile karşı karşıyayız. Sanırım, aydın insanların oranının, seçmen nüfusunun yarısının altına düştüğü her yerde bu tehlike söz konusu.

Sorun, büyük ihtimalle nüfus artışından kaynaklı. 1800'lerde 1 milyar olan dünya insan nüfusu 2010 itibariyle 6.9 milyar seviyesine geldi. Üstelik 1970'lerde %2 olan nüfus atış oranı, yarı yarıya azalmış durumda. Buna rağmen, 2048'de dünya nüfusunun 9 milyar seviyesinde olması bekleniyor. Çok insan! Çok fazla, yiyecek, tüketim maddesi, enerji ve en önemlisi eğitim ihtiyacı demek. İyi eğitimli aydın insanlar yetiştirememek, birbirinden nefret eden, birbirini öldürmeye ve yok etmeye çalışan gruplar anlamına gelebilir. Çünkü, kaynaklar azalırken ihtiyaçları karşılayabilmek için yüksek teknolojiden anlayan ve onu geliştiren beyinlerin olmaması halinde, mevcut ihtiyaç maddeleri ve enerjinin paylaşımı için birbirini öldürmeye eğilimli ilkeller haline gelebiliriz. Üste görünen ideolojiler (inançlar, milliyetçilik gibi) olsa da asıl neden, büyük ölçüde sınırlı kaynakların paylaşımı olmaya devam edecek gibi. Yani, neden ekonomik! Oysa aklımızı çözüm için çalıştıracak olsak, dünya ekolojisine zarar vermeden, milyarlarca insanın mutlu yaşayacakları bir cenneti kurmak mümkün.

Şimdilerde Mars kolonisi çalışmaları başladı. İnsanlar bir daha geri dönmemek üzere Mars'a göç edecekler. Sorun, insanlığın neslini başka bir gezegende devam ettirmesinden çok, başka bir gezegeni daha ceheneme çevirip çevirmeyeceğimiz olabilir.

Anahtar, Aydın Nesiller 

Atatürk bir asır kadar önceden yapılması gerekenleri görmüş. Köylerde bile eğitim ile daha iyi bir Türkiye'nin gelecekte aydınlık ve çözüm üreten bir ülke olabileceğini görmüş. İnsan, algoritmalar ile çalışan bir beyne sahip bile olsa,0 bunları iyilik için kullanmayı öğrenebiliyor. Örneğin kötü eğitilmiş bir beyin, doğru olduğunu düşündüğü ve benzerleri tarafından ileri sürülen bir düşünceyi aynen benimseyebiliyor. Örneğin biri kalkıp, "dünya düzdür" dediğinde buna inanıyor. Bunu hararetle savunabiliyor. Aydın bir kimse ise dünyanın yuvarlak olduğuna ilişkin delilleri sorgulayıp, bulabiliyor hatta deneyler ile kendisi de bunu kontrol edebiliyor.
Kabulcü anlayış, eksik eğitimle de pekiştirilebiliyor. Mesela eğitimli ancak sorgulama konusunda sistematik kıvraklığı olmayan beyinler, her şeye direkt inanmıyor ama bazı referans bellediği kimselerin her dediğini doğru kabul ediyor. Oysa bu çok tehlikeli. Çünkü bir kimse her konuyu bilemez. Ancak bir konuyu çok iyi bilen biri, eğer her konuyu biliyor gibi olur, olmadık açıklamalar yaparsa, bu ciddi bir tehlike oluşturabilir. Popüler doktorlar buna iyi örnek olabilir. Konusunda çok iyi olan bir kalp cerrahı, bilimsel anlamda konunun uzmanı olmasa da grip aşısının gereksiz hatta, zararlı olduğunu açıkladığında, buna inanan kitlelerden risk grubu içindeki çok genç ya da yaşlılar grip yüzünden hayatlarını kaybedebilirler. Doğal olarak, o tıp insanına dönüp, kimse bunun hesabını sormaz. Oysa seri katilden tek farkı, ölümler ile bu insanın bağlantısının kurulmuyor olmasından ibarettir.

Bir gün Ankara Kızılay ya da İstanbul Eminönü meydanlarında uzatılan mikrofonlara verilen cevaplar bizi güldürmediğinde, dahası o cevapları gerçek(!) ve doğru bulduğumuzda, dünya daha iyi bir yer olabilir. İyi niyetli bir yaklaşımla, bu zaman meselesi. Ama biz görebilir miyiz? Cevap hayır.

19 Kasım 2018 Pazartesi


Antik Yunan düşünürü Sokrates, Platon'un Sokrates'in Savunması isimli kitabında anlatıldığı üzere, şehrin tanrılarına tapmak yerine başka tanrılara inanmak, verdiği popüler derslerle (Şimdilerde TEDx konuşmalarına karşılık gelen eğitimler gibi olmalı) gençliği zehirlemekle suçlanır. Sokrates, bu suçlamalarla ölüm cezası alır (Bu cezalar TEDx konuşmacılarına verilmiyor neyse ki). Sokrates'in herhangi bir kitabı ya da notları günümüze ulaşmamıştır. Büyük ihtimalle, konuşmayı yazmaktan çok seviyordu (o dönemlerde Youtube olmaması ne kötü değil mi?). Hayat görüşü hakkında, Aristophanes gibi dönemdaşları, Platon ve Ksenophon gibi ardıllarının yazdıkları ve Sokrates'in ölümünden on beş yıl sonra dünyaya gelen Aristoteles’in dolaylı olarak aktardıklarından ibarettir.

Ölümle cezalandırılmak üzere çıktığı mahkemede Sokrates bir savunma yapmıştır. Anlatılana göre, mahkemede faydası olur düşüncesiyle bir arkadaşı Delphi'li bir kâhine gider, (o zamanlar için bilir kişilik müessesesinin biraz ilkel olması normal) "Dünya'da Sokrates'ten daha çok şey bilen ve bilge biri var mı?" diye sorar. Kâhin Sokrates'ten daha bilge birisi olmadığını söyler. Arkadaşı Sokrates'e durumu iletir. Sokrates, kendisinin bilge biri olmadığını düşündüğü için, kâhin aracılıyla Tanrı'nın mesajını anlamaya çabalar. (Aslında burada Tanrı'nın kendisine, "akıllı ol mahkemeden yırt" demek istediğini şimdi anlıyoruz tabi ama o zaman kısmet olmamış sanırım, neyse...) Sokrates, kendinden daha bilge bir insan aramaya başlar. Bilge olduğunu ileri süren, kişileri tanımaya çalışır. Genelde, cahil kimselerdir bu inceledikleri (yine şanslıyız, bunu anlamak için günümüzde televizyonda tartışma programlarını izlemek yeterli).

Yine bir gün böyle kerameti kendinden menkul şahıslardan biri hakkında: "İkimizin de gerçekten bilmeye değer bir şeyler bildiğini sanmam, ancak ben en azından bu adamdan daha bilgeyim, çünkü o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini söylüyor. Ben de bilmiyorum ama bildiğimi de düşünmüyorum. Bu küçük fark yüzünden ben ondan daha avantajlı görünüyorum". Daha sonra bu söz günümüze: "Bildiğim tek şey, hiç bir şey bilmediğimdir." şeklinde, suyunun suyu olarak ulaşır (Nasrettin Hoca'ya gönderme!).

Mahkeme Sokrates'i ölüme mahkum eder. Bu önemli bir haksız karardır. Çünkü böyle bir savunma ile Amerikan dizilerindeki mahkemelerde kesinlikle jüriyi etkiler ve yırtarsınız. Zaten 2400 yıl sonra hukuktaki tek dikkate değer ilerleme, modern hukukta geri dönülemez bir kararın verilmemesi prensibinin benimsenmiş olduğudur. Örneğin, Sokrates batı mahkemelerinde şimdi yargılansa, büyük ihtimalle ceza almazdı. Oysa ölüm cezası verilip, infaz edildiği için artık buna imkan yok. Zira, ölüm cezası geri alınamaz. Burada durumun anlaşılırlığını artırmak için, 2400 yıllık geçmiş sürede kendi haline bırakılsa Sokrates'in yaşayacağını varsayıyorum. Diğer yandan, adamcağız o kadar zamanda insanlığın pek de ilerlemediğini görüp, herhalde kederinden ölürdü.

Jacques Louis David'in Sokrates'in
zehiri içerken bile verdiği dersi
sürdürdüğünü resmeden eseri. 
Sonuç itibariyle, Atina siyasetinin hedefi olan Sokrates, düşünmekten vazgeçmeyeceğini ve düşüncelerini yaymaktan da vazgeçmeyeceğini söyleyerek Baldıran Bitkisi Zehirini içerek yaşamına kendi elleri ile son vermiştir. Böylece ölümü seçerek ölümsüz olma becerisini gösteren sayılı faniden biri olmuştur.

Sokrates'in öyküsü ya da miti, günümüze kadar çok insanın bilgelik yolunda ilerlemesinde örnek olmuştur. Ancak yine de tarih boyunca bizzat kendisi insanlığı zehirleyen pek çok irili ufaklı insan bu dünyadan gelip geçmiştir.  Çoğu barış ve kurtuluş vaad ederek gelse de ölüm ve esaret ile biten pek çok öykü yazılmış ve yazılmaktadır. En şöhretlilerinden biri Hitler'dir. Bir milleti yüceltmek için çabalarken, insanlık için binlerce yıl unutulmayacak kötülükler yapmıştır. Yaralarını günümüzde bile saramadığımız insanlık suçları işlemiş ve işletmiştir. Peşinden milyonlarca insanı sürükleyen ve mutsuzluk kaynağı olan biridir. Çoğu ideoloji de insanlar için bir tür zehir gibidir. Onlar ve biz düşüncesini pompalayıp, insanları savaşa, kötülüğe ve nefrete sürükleyen her düşünce insanlığın zehiridir.

Kurtuluş oldukça ütopiktir. Zira tüm insanların bilge olmasını şart koşar. Aydınlanmış bir insanlık biraz doğaya aykırıdır. Hala avcı, toplayıcı gibi çalışan insan beynini eğitmek ve gelişmiş insan olmayı sağlamak, kolay değildir. Beyin eğitmek derken, İstanbul Eminönü ya da Ankara Kızılay'da uzatılan mikrofona bilmiş, bilmiş saçmalayan insanların da gerçekten bilge olmalarını içeren bir durumdan bahsediyorum.

Bunun yerine ne yapıyoruz? Biraz bir şeyler bilen ve bu bilgilerini nabza göre şerbet misali aktaran kişileri baş tacı yapıyoruz. Bu hastalıklı bir durum. Çünkü birileri bilmiş, bilmiş konuşurken onları dinleyip, söylediklerine baş sallıyoruz. Cahil insanları ise kafamızın içinde hayali olarak linç ediyoruz. Oysa her şeyi bildiğini sandığımız kimseler aslında o kadar da çok şey bilmiyor. Bizler de aslında çok cahiliz. Hatta Google onlardan çok daha bilgili. Çünkü hafıza kapasitesi daha yüksek. Eğer okuduğunuz her şey aklınızda kalsa ve biraz da çok okusanız, kolayca ahkam kesmekten çenesi yorulan birine dönüşebilirsiniz. (Hala üniversitedeki bilgiler net olarak aklında kalan ve bunları satmaya devam eden insanlar tanıyorum) Oysa bildiklerinize göre bilmediklerinizin çok daha fazla olduğunu anlayıp, bunu deklare edebilecek kadar bilge biri haline gelebilirseniz, Sokrates'in 2400 yıl önce geldiği noktaya ulaşırsınız ki burada bile aslında 2400 yıl geridesiniz demektir!

Kendinizi geliştirin. Zehirli düşüncelerden aydınlığa çıkmaya çalışın. Bir gram cıva binlerce metreküp suyu zehirler. Kötülük de benzer şekilde iyiliği bozar. Yani İyiyi, güzeli yok etmek için gereken kötülük miktarı, aslında düşündüğünüzden azdır.

30 Ekim 2018 Salı

42 olarak hemen cevabını vereyim (dikkat, yazıda sonlara doğru farklı bir sayı da çıkabilir), sonra da nereden çıktığını anlatayım. Sabah John Llloyd ve John Mitchinson tarafından kaleme alınmış olan "Cahillikler Kitabı 2"yi okurken bu konuyu gördüm. Aslında belki de son derece gereksiz bir bilgi ama ilginç geldi işte.

"Bir zamanlar G33, ondan önce G22 olarak bilinen grubun resmi adı 20 Ekonomi Bakanı ve Merkez Bankası Guvernörleri Grubudur" (An International Forum For The Governments And Central Bank Governors).

Temsilcilerin seçildiği ülkeler arasında Türkiye de var.
Diğer ülkeler: 

  1. ABD, 
  2. Almanya, 
  3. Arjantin, 
  4. Avustralya, 
  5. Birleşik Krallık,
  6. Brezilya, 
  7. Çin,
  8. Endonezya,
  9. Fransa,
  10. Güney Afrika,
  11. Güney Kore,
  12. Hindistan,
  13. İtalya, 
  14. Japonya,
  15. Kanada,
  16. Meksika,
  17. Rusya,
  18. Suudi Arabistan,

20. koltuk ise Avrupa Birliği'ne ait.

Yani Avrupa Birliğinin üyesi geri kalan 23 ülkeyi de ekleyince 42 ediyor. 40 etseydi üzerine siyasi espriler yapılabilirdi belki :).

Böyle gereksiz bir bilgi ile başlamışken kitaptan aldığım diğerlerini de paylaşayım: 42 aynı zamanda iki adet tavla zarının üzerindeki toplam nokta sayısıdır (inanmayan hesaplasın).

Son olarak Avrupa Birliği 01/07/2013 tarihinde Hırvatistan'ın katılması ile üye sayısı 28 ülkeye çıkmış olduğundan aslında G20'de temsil edilen ülke sayısı 43 (Kırküç). Demek ki, kitap yeni de olsa yazarlar çuvallayabiliyor. Siz de her okuduğunuza ve duyduğunuza hatta gördüğünüze inanmayın ve kendiniz de araştırın.

Dilerim ki, sağlıklı kalın ve uzun yaşayın.

7 Ekim 2018 Pazar


Noah Yuval Harari, "21. Yüzyıl için 21 Ders" isimli kitabında: "Referandum ve seçimler her zaman insanların duygularıyla ilişkilidir, mantıklarıyla değil, Demokrasi mantıklı tercihler yapmaya ilişkin bir mesele olsaydı, herkese eşit oy hakkı tanımanın hiçbir mantıklı gerekçesi olmazdı. Bazı insanların diğerlerinden, bilhassa da belli ekonomik ve siyasi sorular söz konusuysa daha mantıklı oldukları yönünde bolca delil var. Brexit referandumunun ardından ünlü biyolog Richard Dawkins, İngiliz halkının, kendisi de dahil, büyük bir kısmından böyle bir referadumda oy kullanmasını istemenin yanlış olduğunu çünkü gerekli ekonomi ve siyaset bilimi altyapısına sahip olmadıklarını ifade etmişti. "Einstein'ın cebir hesaplamalarının doğruluğuna halk oylamasıyla karar vermekten ya da pilotun hangi piste ineceğini yolcuların oyuna bırakmaktan farksız bir şey."(s. 58) şeklindeki bir paragraf ilgimi çekti.
Youtube'da ya da zaman zaman çeşitli televizyonların haber bültenlerinin pazarda durum nasıl bölümlerinde yayınlanan, Ankara'da Kızılay, Ulus, İstanbul'da Eminönü'nde insanlara mikrofon uzatıp, saçma bir soru yöneltiyorlar. Mesela: "İsmet İnönü CHP Parti Meclisi kararıyla partiden ihraç edildi, ne diyorsunuz? Piramitler Mısır'a kaçırıldı. Ne düşünüyorsunuz?" İnsanlar bu sorulara saçma cevaplar verdiklerine gülüp eğleniyoruz. Oysa, aynı kişiler, hatta biz de, benzeri düşüncelerle hislerin yönlendirmesiyle seçimlerde ya da referandumlarda oy kullanıyoruz. Sizce, mantıklı ve rasyonel kararlarla verilmemiş oylarla ne kadar doğru bir yönetim seçebiliriz? Bu durum sadece bizim için değil, tüm dünyada geçerli. Günden güne küresel ısınma nedeniyle Dünya'nın dengesini bozuyoruz ama bunu düzeltmek adına bir şeyler yapabilecek adayları seçmiyoruz. Amerika'nın yaptığı gibi, yaklaşık olarak: "Küresel ısınma da neymiş? Yok öyle bir şey" diyen bir lideri yönetime getirmek ne kadar akılcı?
Sanırım, yukarıda adı geçen yerlerde insanlara "Dünya bir küremsi midir, yoksa tepsi gibi düz müdür?" diye referandum yapılsa, cevap "düzdür" diye çıkabilir. Peki, bunun Türkiye'nin geleceğini güvene alması açısından ne faydası olur? Tabi ki hiç. Belki de seçim sonuçlarını aynı bakış açısı ile yeniden değerlendirmeliyiz. Gerçekten, geleceğimizi daha iyi olması için, akılcı kararlar mı veriyoruz? Yoksa, sadece iyi olacağını düşündüğümüz için, üstelik o konuda hiç ama hiç bir bilgimiz olmasa bile, sadece hislerimiz bizi öyle yönlendirdiği için mi, gidip bir siyasi partiye oy veriyoruz?
Sizce bunun sürdürülebilir bir yanı var mı? Sorunuzun cevabı günümüzdeki ekonomik durumumuzun neden bu halde olduğunu anlamamıza ışık tutabilir.
Kalın sağlıcakla.

10 Ağustos 2018 Cuma

Hepimiz elimizdeki akıllı telefonlarla simbiyotik yaşam sürüyoruz. Hangimizin parazit olduğunu başka bir yazıya bırakıyorum. Ancak akıllı telefonlara karşı olan güçlü bağlılığımız kaynağını büyük oranda ilkel beynimizden alıyor olabilir. Artık genellikle  beğenilme ve takdir edilme ihtiyacımızı bu icat sayesinde karşılıyoruz. Cihazlarımızdaki fotoğraf makinesiyle, bir şey çekiyoruz; mesela, bir çay bardağı, deniz kenarına uzanmışken üst üste atılmış ayaklarımız ve biraz da manzara. Bir sosyal medya sitesine yolluyoruz. Çoğu arkadaşımız otomatik olarak (zira karşılığı olacak) beğeniyor. Hooop günlük beğenilme ihtiyacı giderildi. Ne güzel. İnsanlık tarihi boyunca hiç bir zaman olmadığı kadar kolay. Bu nedenle bu küçük ekranlar ile garip bir birlikte yaşam sürüyoruz. Şimdi lütfen düşünün. Kaç kere evde unuttuğunuzda akıllı telefonunuz için eve döndünüz? Ya da evde unuttuğunuzda iş yerinizde eksikliğini derin bir şekilde duymadınız? Bunları bırakın bir arkadaşınızla sohbete gittiğinizde uyarı gelmese bile kaç dakika telefonunuzu kontrol etmeden durabiliyorsunuz? Bu gerçekten de ciddi bir bağımlılık. Sigaradan bile beter, çünkü sigara içemeyecek kadar küçükler ve sigara içmeyenler de bu bağımlılığın pençesinde. Bu bir tür madde bağımlılığı. Aynen uyuşturucu maddeler gibi eksikliği halinde aslında vücut için bir faydası olmasa da ilkel beynimiz onu arıyor ve bulmak için de kıvranıyor.

Kısaca akıllı telefon bağımlılığımız ile girsem de yazının konusu genel olarak eşyalara olan bağımlılığımız. Dünyada belli bir süre ile kullanmadığımız eşyalara aslında hiç ihtiyacımız olmadığına dair bir görüş var. Mesela 15 gün kullanmadığımız günlük ihtiyaç malzemeleri, 6-7 ay giymediğimiz giysiler sadece hayatınızda yer işgal ediyor diye düşünüyor böyle insanlar.

Eşya bağımlığının pek çok örneği var. Evinizde adım atacak yer kalmamış olsa bile işlevsiz ve çirkin bir şeyi atmak eziyet gibi gelebilir. 30 yıl öncesinin gazete kupürlerinden tutun da kulpu kırık kahve fincanına, kopmuş taneleri eksik tespih boncuklarına, bozuk ütülere, TV'lere kadar uzanır bu örnekler.

Bir adamın çöpü diğerinin hazinesidir diye bir söz vardır. Gerçekten kimi zaman sokaklarda dolaşıp çöplerden hazine toplayan insanlar görüyorum. Çöpleri karıştırıp, içlerinden öteberi toplayıp, bunları evde tutmak biraz garip mi geliyor kulağa? Oysa o kadar yaygın ki. Alışveriş merkezlerine gidip işinize yaramayacak pek çok eşyayı almak ve eve götürmek de bundan hiç farklı değil.

"Hiç kimse bir alışkanlığa veda etmek cesaretini gösteremez" demiştir Balzac. Eşyalar ile olan bağınız ile alışkanlık kavramı arasında da kuvvetli bir ilinti bulunur.

Yaşlı insanlar bir tür alışkanlık ile eşyalar ile sıkı bağlar kurabilir. Sizin için eğri büğrü, işe yaramaz bir eşyanın bir parçasını görüp, "bunu niye saklıyorsun?" diye sorsanız size uzunca bir hikayesini anlatabilirler. O eşyanın bağlantılı olduğu anıların, nerelere uzandığını görüp şaşarsınız. Dahası o eşyaya duyulan alışkanlığın bitmesinin karşınızdaki kişiye acı vereceğini anlarsınız. Geçmişe olan özlem, bir veya pek çok eşya ile bağ kurmaya ve sonra da onları saklamaya neden oluyor. Çünkü, zaman sizden anılarınızı, sevdiklerinizi ve hayatınızı alıyor. Ancak siz küçücük bir eşya parçası ile sanki size her şeyi geri getirebilecekmiş gibi bağ kuruyorsunuz. O eşyaya ve diğerlerine alışıyorsunuz. Böyle bir madde bağlılığı. Oysa gerçekte olan etrafınızın çöp ile dolmasından başka bir şey değil. Alışkanlıkların çoğu gibi o eşyalara da ihtiyacınız yok.

Beyindeki nöronlar bağlantılar ile çalışıyor. Tüm anılarınız, yetenekleriniz beyninizdeki nöronların bağlantıları ile saklanıyor. Bir anınızı yavaş yavaş hatırlama nedeni de belki de böyle bağlantılar düğümler aracılıyla saklanıyor olmaları. Öldüğünüzde de, bu bağlantılar bir daha birleşmemek üzere birer birer kopuyor.

Dönelim eşya bağımlılıklarına. Ne kadar sade yaşarsanız, o kadar rahat edersiniz. Zaman acımasız olsa da, bu dünyada sizden geriye fikirlerinizden ve eserlerinizden başka bir şey kalmaz. O da çok tanınır ve geriye akılda kalacak şeyler bırakırsanız. Tek sahip çıkmanız gereken şey aklınız olmalı. Kolaysa ve bedensel bir nedeni yoksa aklınızı kaybetmemeye çalışın.

Unutmayın ki, bağımlılıklar özgürlüğünüzü elinizden alır.


Sağlıcakla kalın.


13 Temmuz 2018 Cuma

Netiket

Netiket kısaca, İnternet kullanırken uyulması gereken evrensel etik kurallar olarak tanımlanabilir.

İnternet gelişiyor, bu arada çoğu kullanıcı normal hayatlarında olduğu gibi İnternet'de de etik kurallara uymadan yaşamlarına devam ediyor. Yetmezmiş gibi sosyal medya da uzun süredir işe dahil oldu ve orada da normal hayatta olduğu gibi etik kurallara uymadan yaşamak normalleştirilmek isteniyor. Ama normal falan değil. Evrensel etik kurallara uymak, iyi insan olmak olarak özetlenebilir. Her yerde evrensel etik kurallara uymak iyidir. Kendinizi daha çok insan hissettirir.

Yardım, alanı mağdur, vereni de mağrur etmemelidir.

Yardım, yapan ile yapılan arasında bir olgudur. Yapılan yardım, eğer kamuya ilan ediliyorsa amacı birine yardım etmekten çok, kamuoyuna birine yardım ettiğini göstermektir. Dolayısıyla bu durumun yardım etmek amacından saptığı ortadır.

Yine bir dostunuza geçmiş olsun dileklerinizi iletirken, eğer mümkünse kendisine veya o anda bir yakınına dileğinizi belirtirsiniz. Aslında dileğinizin, tanıdığınız kişinin iyileşmesine bir etkisi doğrudan olmaz. Ancak verdiğiniz desteğin tanıdığınız için bir önemi varsa, moralinin düzelmesine katkı sağlıyorsa bir etkisi olabilir.

Tanıdıklarınızın iyi gününde ve kötü gününde yanında olmanız insancadır. İnsanlar türdeşleri ve diğer türler için şefkat duydukları ölçüde insan olur. Hayatta kalabilmek için her türlü içgüdüsel davranışı sergilememize neden olduğu düşünülen beynin ilkel bölümü amigdala yerine, insan olmamızı ve müşfik olmamızı sağlayan diğer kısımları ile hareket edebildiğimiz ölçüde kamil insan olabiliriz.
Bir de arada bir durum var. Özellikle sosyal medya aracılıyla bağlantımız olan tanıdığımız insanlara yine bu sosyal medya aracılıyla şefkat göstermek.

Örnek olarak neler var?

- Kan anoslarını paylaşmak (ama kan vermemek)
- Doğum günlerini kutlamak (ama yanında olmamak hatta bir telefon bile etmemek)
- Vefat eden tanıdığın Facebook duvarına, "olmadı bu be abi" düzeyine ulaşacak kadar atar yapmak (yazdıktan 30 saniye sonra unutmak)
- WhatsApp gruplarında "geçmiş olsun" mesajı baskınlarına katılmak (gerçekte pek de umursamamak)
- Cuma günleri hayır dilemek (daha iyi bir insan olmaya yeterli olduğu düşüncesiyle öylece kalmak)

Hepiniz şahit olmuşsunuzdur. WhatsApp gruplarında bir kan anonsu yapıldığında hemen arkasından bir flood (akış) başlar. Telefonunuzun ekranı "Geçmiş olsun" mesajları ile dolar. Oysa bu durum, yapılan duyurunun yukarılarda kalıp, unutulup gitmesine neden olur. Oysa amaç, kan ihtiyacını karşılamaktır. Geçmiş olsun diye yazarak, bunu sağlayamazsınız. Yapılması gereken, eğer kan grubunuz uyuyorsa ve kan vermenizi engelleyen bir durum yoksa, bir zahmet kalkıp, kan merkezine gidip kan vermektir.

Yine gruplar duyuru için iyi yerlerdir ama buna cevap vermek için özelden ilgiliye ulaşmanız daha doğrudur. Yoksa, tebrik etmek ya da geçmiş olsun diye gruba yazmak "Bakın! Ben üzerime düşeni yapıyorum. Ne kadar da mükemmelim, değil mi?" anlamına gelir. Oysa, gerçekten sizin için önemli birisi ise onu aramanız, yanına gitmeniz, en azından, özel bir mesaj göndermenizdir. Zira, dileğinizi kamuya mal ettiğinizde, aslında deklare ettiğiniz bir kişisel dilek olmaktan çıkar. Kim bilir, amacı ne olan bir durum ilanına döner.

Gösteriş için hareket etmeyin. Bu tür davranışlardan kaçınırsanız iyi olur. "Kim umursar?" derseniz: Kendiniz için, "siz" umursayın. Daha çok, daha iyi insan olun.

Haftalık Tekil Ziyaretçi

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *