15 Haziran 2019 Cumartesi

1- İnsanlar  uzun yazılar okumak yerine maddeler halinde hap listeleri daha çok okuyorlar.
Bu nedenle, uzun bir yazı yazmak yerine, maddelere ayırıp, yazıyı sunmak, bir yazıyı daha çok okutuyor.

2- Özellikle, kişisel gelişime yönelik motivasyon (dolduruş) yazıları söz konusu olduğunda, maddelere ayırmak çok okunur olması için altın formül gibidir. İnsanlar bir liste okuyarak, kişisel gelişimlerine muhteşem bir katkı yapabileceklerini varsayıyorlar.
Bir yazı ya da bir kitap okuyarak gelişmeye çalışmak iyimser bir yaklaşımdır. Başlangıç için bu durum umut vericidir. İnsan, ancak geliştikçe, ne kadar az şey bildiğinin farkına varabilir. Bu nedenle her gün yeni bir şeyler öğrenmek için çaba gösterilebilir.

3- Genellikle 10 madde ile yola çıkmak iyidir. Bir yazı yazmaya başladığınızda, bu yazıyı maddelere ayırıp, toplamda kaç madde oluşturabileceğinizi bilemezsiniz. Ancak her konuda olduğu gibi bir hedef koymak iyidir. Siz, on ile başlayın, sonunda sekiz olur, on iki olur, en kötüsü başlığındaki sayıyı değiştirirsiniz.

4- Maddeler halinde yazılan yazılar çok akılda kalıcı olacaklar diye farz edebilirsiniz. Bir yerlerde okumuştum, insan okuduklarının en çok %20'sini hatırlayabilir. Belki de %10'uydu. Hatırlayamıyorum. 😊 Ancak yüzdeler ile yazmak veya konuşmak, sizi dinleyen ya da okuyanlara çok bilimsel gerçekliklerden bahsediyormuş gibi bir his verir. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken, bir bütünün parçalarını yüzdeler halinde ifade ederken, toplamda yüzde yüzü geçmemek gerektiğidir. Genelde insanlar o anda pek hesap etmeseler de içlerinden biri çıkıp, ifadenizin toplam yüzdesinin tutarsız olduğunu yüzünüze vurabilir.

5- Kendinizi geliştirmek için pek çok şey yapabilirsiniz. Ancak öncelikle ne konuda yeteneğinizin olduğunu bilmeniz gerekir. Bir müzik aleti çalmak konusunda yeteneğiniz olabilir. Ancak bunu bilebilmek için öncelikle bir müzik aleti denemeniz gerekir. Alışveriş merkezlerinde genelikle teknoloji ya da oyuncak reyonlarında, eğer şansınız varsa çalışan bir elektrikli org bulabilirsiniz. Böyle yerler, genellikle kakofoni üstatlarının yeteneklerini sergilediği umuma açık sahnelerdir. Siz de yeteneğinizi bu şekilde deneyebilirsiniz. Aslına bakarsanız, çok genç yaşlarda başlanılmadığı taktirde bir müzik enstrümanını iyi şekilde çalmak pek mümkün değildir. Yine de belli, olmaz tabi.

6- Müzik konusunda yeteneğiniz yoksa, üzülmeyin. Başka şeyler de deneyebilirsiniz. Mesela, yabancı dil öğrenmek kafanızı fazlasıyla çalıştırabilir. Yine nerede olduğunu hatırlamamakla birlikte, bir yerde okuduğuma göre, her yeni dil öğrenildiğinde beynimizin daha önce boş boş duran bir bölgesinde canlılık oluyormuş. 90'lı yaşlarında bir tanıdığım var. En son 4. dilini öğrenmişti. Geçenlerde bana, artık o dildeki gazeteleri rahatça okuyabildiğini söyledi. Sadece iç geçirdim. Dil konusunda yetenekli sayılmam. Okullarda öğretilen hali ile 8 sene kadar eğitim alıp, sadece, "Adınız ne?", "Nasılsınız? Ben iyiyim. Siz nasılsınız? (How are you? Fine thanks and you?)" şeklinde cümleler kurabiliyordum. Kablo TV ülkemize ilk geldiği 80'li yıllarda SKY diye bir yabancı televizyon kanalı, Star Trek Next Generation (Uzay Yolu Sonraki Nesil) dizi filmlerini oynatıyordu. Eski bir Uzay Yolu hayranı olduğumdan, kısa sürede yayınlandığı zamanlarda dizi filmin başından ayrılamaz hale geldim. Ufak bir sorun vardı. Dizi İngilizce yayınlanıyordu. Yine de görselliğin de yardımı ile zamanla daha da iyileşen bir İngilizce anlama artışı yaşadım. Neyse ki, dizi yeterince uzundu da sonlara doğru çok daha iyi İngilizce anlar hale gelebildim. O dönemde telsiz merakım da gelişiyordu. 80'li yılların iletişim harikası 27 Mhz halk bandı telsizden zaman zaman yurt dışından kişilerle konuşma imkanım oldu. Genellikle İtalyanlar ile kafa göz yararak yarı İngilizce, yarı İtalyanca konuşmalar yapmak, konuşmamı da ilerletti. Üzerine Amatör Telsiz lisansı alıp da, o işin meraklıları ile de görüşmeler yapmaya başlayınca konuşmam daha da ilerledi. Star Trek etkisi ile aksanım da Amerikan aksanına yakın olduğundan, sonradan gittiğim dil kurslarında yabancı uyruklu dil hocalarını da şaşırttım. Sonuç itibarıyla, uzun bir süreçten sonra yeteneksiz de olsam ikinci bir dil öğrendim.
Yeni bir dil öğrenme konusunda akla zarar öneriler de duydum. Bunlardan en değişiği  "Dil dile değmeli ki öğrenesin Arapçayı" şeklindeydi. Arapça konuşulan bir memlekette bir yıldan fazla kalmama rağmen, bir iki kelime dışında bir şey öğrenemedim.

7- Kişisel gelişim için bir yöntem ararken, "Kişisel Gelişim Kursu" denilen yerlere gitmek fikri mantıklı gelebilir. Benden duymamış olun ama o yerler, eskiden dershane olarak bildiğiniz adları ve nitelikleri zırt pırt değişen orta ve lise öğrencilerini lise ve üniversite giriş sınavlarına hazırlayan yerler.

8- Kitap okuyun. Ufkunuz açılır. Biliyorum, şimdi "Aman, kim tonla yazı okuyacak? Sekizinci maddeye geldim, bu kadarcık yazı bile sıktı." diye geçiriyorsunuz içinizden. Ne yazık ki kitap okumak insanlık mirasının önemli bir parçasından haberdar olabilmek için yapılabilecek en kestirme yol. Bir kitapçıya girin ve hoşunuza giden bir şeyleri alın okuyun. Hafif bir şeylerden başlayabilirsiniz. Resimli roman gibi. Hatta kişisel gelişim kitapları bile okuyabilirsiniz. En az her yıl iş yerinize gelerek "eğitim" adı altında size çeşitli oyunlar oynatıp, motive edici sözler söyleyen mentorlar kadar işe yaramaz öneriler getirseler de, okumadan bunu bilemezsiniz.

9- Bir bilgiyi parçalarına ayırıp, bir sistematiğe sokmak onu daha kolay anlaşılır kılar. Böylece gerçek hayatta ne işinize yarayacağını bilmediğiniz pek çok bilgi size belletilmiş olur. Doğal olarak bunları ne kadar iyi bellediğiniz size sınavlarda sorulduğunda, aynı şekilde maddeler halinde yazıp, konuyu ne kadar iyi öğrenmiş olduğunuzu gösterip, notunuzu alırsınız. Kısa bir süre içerisinde bu bilgilerin neredeyse tamamına yakınını unutursunuz ama olsun. Eğitim sistemi ancak bu şekilde ölçme ve değerlendirme yapabildiğinden, tonla bilgi beyninize adeta akıtılır. Bir işe girdiğinizde ise aldığınız bu eğitim formasyonu, neredeyse tamamıyla yeniden siz işi iyi ve olması gerektiği şekilde yapmayı öğrenene kadar size kazandırılır. Modern zamanlarda her yeni işinizde yeniden bir öğrenim sürecinden geçmek için her beş yılda bir yeni bir mesleği öğrenmeniz gerekeceğinden bol bol gelişeceksiniz. Bunu ne kadar iyi yaparsanız, o kadar başarılı olursunuz.

10- "Stresten uzak durun!" Yazması kolay ama insanın yapısı strese meyillidir. Modern yaşam ve insan ilişkileri üzerinize gelirken, stresten uzak durmak o kadar da kolay değildir. Bu konuda öncelikle kendinizi tanımak gereklidir. Nelerin size sıkıntı verdiği ve nedenleri üzerine profesyonel yardım almak ve ikinci bir bakış açısı kimi zaman dertlerinizi aşmak için bir yöntem olabilir. En güzeli, kafanızı sıkıntı veren meselelere takmamak için dikkatinizi zaman zaman başka bir konuya vermek olabilir. Eve geldiğinizde uğraşacağınız bir hobi. Kitaplar, belgesel filmler işe yarayabilir.

İşte, böylece bir on maddenin daha sonuna gelmiş olduk. Sağlıcakla ve mutlu kalın.

----------------------


Okumak İçin Güzel Bir Gün!
Mutluluk Saçan Işık: Çoğu Bilim Kurgu, Bazıları Sadece Kurgu Hikâyeler isimli kitabımı okumaya ne dersiniz?
Ben yazdım diye söylemiyorum çok sürükleyici ve elinizden bırakamayacağınız bir öykü kitabı.
Sadece Google Kitaplar'da satılıyor.


10 Haziran 2019 Pazartesi


Televizyonda reklam izlemeyi çok özel durumlar yoksa hiç sevmem. Televizyonda izlediğim her ne ise araya reklam girdiğinde ya hemen kanal değiştiririm ya da başka bir işle ilgilenirim. Kimsenin reklam izlemekten keyif aldığını da düşünmüyorum. Reklamcıların bu nedenle işi zor. İzlenebilir reklamlar üretmek zorundalar. Ne yapsalar da kendilerini bir cenderenin içerisine sıkışmış gibi hissediyor olmalılar. Çok da temiz insanlar olmadıkları için çok acımayacağım kendilerine. Örneğin ürünleri gereksiz abartışları, aslında öyle olmayan şeyleri çok çekici göstermeleri gibi detaylar rahatsız edicidir. Örneğin gerçek dünyada hiç bir zaman reklamlarda göründüğü kadar çekici bir hamburger, pizzaya ya da kırışmamış, açıldığında ağzı yırtılmayan bir cips paketine rastlayamazsınız. Elbiseler biz giydiğimizde bir mankenin üzerinde durduğu gibi durmazlar.


İnternet reklamları da çok farklı değiller. Okuduğunuz bir gazete, zaman öldürdüğünüz sosyal medya siteleri olmadık yerlere reklamlar yerleştirip, gelir elde etmeye çalışırlar. Google bile kendisini büyük bir reklam firması olarak tanımlamamış mıydı? Gerçi reklam önleme yazılımları araya girip bizi bu tür reklamları görmekten kurtarır. Doğal olarak, İnternet sitelerinde yayınlanan reklamlar reklam engelleyiciler yüzünden eskisi kadar çok gelir getiremiyor. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de blogumda bu tür reklamlar yayınlıyorum ve gelirleri son derece sınırlı kalıyor. Ama kimseyi suçlamaya hakkım yok, onlar da benim gibi reklam görmekten nefret ediyor olmalılar.

Yine de Google reklam izletmek için yeni yöntemler bulabiliyor. Ben de böyle bir reklam bombardımanına maruz kaldım geçenlerde. 50'li yaşlardaki bir insan olduğumdan biraz da oyun oynama konusunda oldukça beceriksiz olduğumdan pek oyun oynamam. O nedenle oyunlara para vermeyi de sevmem. Ancak para vermediğimiz oyunlar bize para harcatmak için türlü türlü yöntemler denerler. Mesela oyunda ilerlemek için bir iki yardımcı unsur almamız için bizi zorlarlar. Belli bir seviyeden sonrasına ödeme yapmadan ya da yedek can satın almadan geçemezsiniz.

Google harika bir yöntem bulmuş. Bedava bir oyun. Çeşitli oyunlar var ben şans eseri Connect the Pops! isimli olanı tablete yükledim ve başladım oynamaya. Bir matrisin içinde, üzerinde sayılar yazan yuvarlakları birleştiriyorsunuz. Sayıları 2'ye katlanıyor. Gayet basit bir oyun. En az 2,5 saat oynadım. Hem de hiç yanmadan! Çok çabuk ve kolay seviye atlıyorsunuz. Her seviye geçtiğinizde iki adet reklam gösteriyor. Reklamları belli bir süre izlemeden geçemiyorsunuz. Tablette reklamı kapatayım derken, bir kolayca yanlışlıkla reklama tıklayabilliyorsunuz! Neyse bu oyunun verdiği keyifi düşündüğünüzden o anda bir sorun olarak görünmüyor. İnsan bu kadar kolay da olsa kazanmanın verdiği hafifliğe kapılıyor. Eminim beynimdeki keyif ve ödüllendirme merkezleri gecenin bir saatinde hormon salgılamada tavan yaptılar. Normalde 10:00-11:00 gibi uyurum. Bir ara saate baktım 00:55 olmuştu. İzlediğim 150-200 reklama hayret edip, oyunu bıraktım. Google'ı bir kez daha takdir ettim. Benim gibi reklamdan nefret eden, oyun konusunda da çok beceriksiz birine saatlerce oyun oynatıp, tonla reklam izletmişlerdi.

Diğer yandan reklamların yanlışlıkla tıkladıklarım hariç, hiç birine tıklamamam ve hiç bir önerilen oyunu yüklememem göze alındığında, Google'ın bu yöntemlerinin çok da başarılı olmadığı söylenebilir. Yine de Google gösterim nedeniyle bir miktar kazanç elde etmiş oldu.

Bir kitap yazdım. Onu da Facebook ve Instagram gibi mecralarda tanıtıp, biraz satayım istedim. Sonuç hüsran tabi :)) Geriye dönüşün neredeyse 250'ye bir falan olduğu deneyimlerdi. Böylece sanırım izlemeyi sevmediğim reklamların lanetine uğramış oldum. Bu da bana bir süre yetecektir :)

Reklamlar olmadan olmuyor. Yine de ben kült haline gelmiş olanlarına bakmayı tercih ediyorum. Zaman zaman Youtube'da eski ya da dünyadan ilginç reklamları izlediğim oluyor. Araya yeni reklamların girmesini engelleyen reklam önleyicilerim iyi ki var.

Esen kalın.

----------------------


Okumak İçin Güzel Bir Gün!
Mutluluk Saçan Işık: Çoğu Bilim Kurgu, Bazıları Sadece Kurgu Hikâyeler isimli kitabımı okumaya ne dersiniz?
Ben yazdım diye söylemiyorum çok sürükleyici ve elinizden bırakamayacağınız bir öykü kitabı.
Sadece Google Kitaplar'da satılıyor.



31 Mayıs 2019 Cuma


1- Başarı ve mutluluk sürdürülebilir olmalı

Başarı diye tanımladığımız olgu nedir? Bir başarıdan söz etmek için öncelikle bir hedef belirlemek gereklidir. Bu sıradan ve genellikle benzerlerimiz ile aynı yaşam koşullarını sağlayacak bir hedef olabilir. Önemli olan, belirlenen bu hedefe vardığınızda daha çok mutlu olup olmayacağınızdır. Örneğin: Bir ev ve bir araba olarak belirlediğiniz nispeten kolayca gerçekleştirilebilecek bir hedefiniz olsun. 20 sene kadar vasat bir işte çalıştığınızda, biraz da tasarruf için zorlanarak bu hedefinize ulaşabilirsiniz. Emekliliğinizde sizi rahat yaşatabilecek olsa da hedefe ulaştığınız andan itibaren mutluluk seviyeniz aynı kalmayacaktır.

Para, mal, mülk sürekli mutluluk getirebilen şeyler değildir. Aldığınız anda kısmen kendinizi iyi hissetseniz de kısa süre sonra bu duruma alışır ve kanıksarsınız. Dünyanın en pahalı ve kaliteli arabasını alsanız da bir süre sonra bu durum sizin için sıradan bir hal alır. Başkaları aracınıza imrenerek baksalar da o araç sizin için sıradan binek bir araçtan farklı değildir. Lamborgini ile meclise gidip gelirsiniz, diğer milletvekilleri ve halk size imrenerek ve bazen de kıskanarak bakabilir, kimileri bu durumu gereksiz bir şatafat olarak değerlendirebilir. Oysa o araç sizin için hiç bir zaman ilk aldığınız gündeki kadar mutluluk veren bir halde değildir. Hatta kasislere girdiğinizde sağ ön amortisörden gelen ses sizi eskisinden daha fazla rahatsız edebilir. 350 beygirlik motoru da sanki eskisi gibi çabuk 100 kilometre hıza çıkmıyormuş gibi gelebilir. İşte bu nedenle başarının hedefine ulaştığınızda, aslında sürdürülebilir mutluluk sağlayabilmek önemlidir.

Peki, salt başarı mutluluk getirir mi? Onu da aşağıdaki maddelerde göreceğiz.

2- Bir Örnek (onaylanma ihtiyacı)

Sosyal medyada geçtiğimiz günlerde bir olay tepki topladı. İstanbul Beşiktaş semtinde bir konser salonunun sahibi, kendisi geldiğinde ayağa kalkmadı gerekçesiyle çalışan bir kadını ve diğer personeli tokatladı. Olay sosyal medyada yayılınca tepki çekti. Benim dikkatimi çeken de aslında malı ve mülkü toplumun büyük kesimi ile karşılaştırıldında gayet bol olan bu kişinin neden mutsuz olduğuydu. Siz ne kadar varlıklı ve diğerlerinden iyi durumda olsanız da çevrenizdekiler bu durumunuzu dikkate almıyor ise, yani sizi takdir etmiyorlarsa mutsuz olabilirsiniz. Sürekli bir teyid mekanizması olmadığında, eğer durumunuzdan mutlu değilseniz, bu durumunuzun daha kötü olduğunu göstermez. Kendinden emin bir kişi etrafındakiler ona ne kadar duyarsız olursa olsun bu durumu önemsemez. Çünkü kendini tanımakta ve sınırlarını, becerilerini bilmektedir. Yani tökezleyip, yere düşse zorlanmadan yeniden ayağa kalkabilir. Çünkü bunu bir kere başarmıştır. Gerekirse yeniden başarabilir. Onay ihtiyacı ise farklıdır. Sürekli olarak saygı gördüğünüzde mutlu olursunuz çünkü, bunun nedeninin zenginliğiniz olduğunu zannedersiniz. Oysa gördüğünüz samimi saygı varsa, nedeni başarılarınız olmalıdır. En küçük bir nedenle elde ettiğiniz zenginliğin kaybetmekten korkuyorsanız, sürekli olarak saygı görmenin bunu önleyebileceği gibi saçma düşüncelere kapılabilirsiniz. Çünkü kaybettiğiniz zenginliği yerine koyamamaktan korkuyor olabilirsiniz. Oysa, kendine güvenen insan, daha önce başardığı işi yine yapabileceğini bildiğinden böyle garip ihtiyaç döngülerinin esiri olmaz. Aksine, çalışanlara kibar ve babacan davranarak kolayca saygı görebileceğini bilir. Kimi zaman ise insan davranışlarının kaygan bir zemin olduğunu bildiğinden böyle şeyleri kafasına hiç takmaz. Sadece işine bakar.

3- Bir başka örnek (dünya başarılı insanlarla dolu)

İlk defa denediğiniz bir işte başarısız olmak normaldir. Normal olmayan, denemekten vazgeçip, o konuda gerçekten başarısız olmaktır. Pek çok denemede başarısız olup, vazgeçmediği için sonuçta hayatta başarılı olmuş kişilerin öyküleri var. Bunlardan sevdiğim biri Alibaba ve Aliexpress'in kurucusu Jack Ma'nın öyküsü.

Ma, 1964 yılında Çin'de doğdu. Ailesi ona Yun Ma adını verdi. Ailesinde ondan başla bir ağabeyi bir de ablası vardı. 12 yaşında doğduğu şehir olan Hangzhou'daki otellerde gelen turistlere parasız rehberlik yapmaya başladı. Tek isteği, çok ilgi duyduğu İngilizceyi öğrenmekti. Sekiz yıl bu işi yapan ve bu arada İngilizce de öğrenen Ma, Avustralyalı bir aileyle mektup arkadaşı oldu ve ailenin daveti üzerine Avustralya'yı ziyaret etti. Ma'nın Çin dışındaki dünyaya ilgi duymasının nedenlerinden biri de büyük ihtimalle bu yolculuktu.

Ma, artık büyümüş, dimağ tokluğuna çalışmanın hafifliğini sürdüremeyecek bir genç olmuştu. Her yere başvurup, iş aradı. Ancak çaldığı tüm kapılar suratına kapanıyordu. Uluslararası Fast Food (çabuk yemek) zincirlerinden ünlü biri olan Kentucky Fired Chicken (KFC) restoranlarından birine başvurdu. Restorana yapılan 24 iş başvurusundan diğer 23'ü işe alındı. İşe alınmayan tek kişi Ma oldu. Ancak bu durum iş arayışını durdurmadı. Okul hayatında da pek başarılı değildi. Sıra Üniversite’ye gelince durum farklı olmadı. Üniversite giriş sınavını da iki kez denedi ama kazanamadı. Tahmin ettiğiniz gibi üniversiteye girmekten de vazgeçmedi. 1988'de Hangzhou Öğretmen Enstitüsü, İngiliz dili bölümünü bitirdi. Daha sonra yerel bir üniversitede öğretmen olarak çalışmaya başladı. Hayatının sonuna kadar, benzer pek çok insanın yaptığı gibi kariyerini öğretmen olarak geçirebilirdi. Ancak bu durum kendisine yeterli gelmemiş olmalı ki, arayışı devam etti.

1995 yılında Çinli firmalara çevirmenlik yapmak için Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzey batısındaki Seattle'a gidene kadar bilgisayar ve internete karşı bir ilgisi olmayan Ma, internetin önemini fark ettiğinde internet girişimlerine yöneldi. Ma aralarında China Pages gibi internet sitesi de bulunan, çok başarılı sayılmayacak çeşitli ticari denemeler yaptı. 1999'da 17 arkadaşı ile birlikte Alibaba'yı kurdu. Şirket kısa sürede büyük başarı elde etti. Şirketin başarısının altında ilginç bir gerçek var. Alibaba hiç bir şey üretmiyor! Üretenler ve toptan alanlar arasında aracılık yapıyor.  Alibaba 19 Eylül 2014 tarihinde New York Borsası'nda (NYSE) 24.7 milyar dolarlık halka arz ile tüm zamanların en büyük halka arzını gerçekleştirdi. Günümüzde de başarısı devam ediyor. Başarısızlıklarla dolu bir yaşamın sürdürülebilir başarı ile taçlandığı bir yaşam öyküsü. Üstelik başlangıçta İngilizce öğrenmek gibi gerçekleştirlimesi gayet basit bir başlangıç noktası bulunuyor. Ma'ını sadece bir ev, bir araba almak gibi bir hedefi bulunsaydı, şimdi külüstür bir araca binen, emekli maaşı yetmediği için bulduğu her işte çalışan ve kıt kanaat geçinen sıradan biri olabilirdi. Dünya üzerinde çalışan milyarlarca insan gibi yakaladığı kısmi başarı ile durmayıp sürdürülebilir ve büyük bir başarı öyküsünün kahramanı olan sıradan bir insan Jack Ma. Kaynak: Wikipedia Ma vazgeçmemesi ve tekrar tekrar denemesi, ne olursa olsun yola devam etmesi sayesinde diğer insanlardan ayrılan bir başarıyı elde etmiş. Dahası başarıyı sürdürmeyi becermiş bir kişi. Peki mutlu mu? Bunu bilemiyoruz ama başarı ile mutluluğun kesin bir ilgisi yok.

4- Başarı, mutlu olmak için yeterli mi?

Çok ünlü, milyonların sevdiği, alanlarında çok başarılı olmuş insanlar arasında da başarısız olanları var. 1988 yılında Can Dostum isimli fimdeki en başarılı yardımcı erkek oyuncu rolü ile Oscar alan Robin Williams, Dünya müzik listelerini sarsmış, pek çok fimde başarılı roller almış olan Whitney Huston da başarı kriteri açısından değerlendirildiğinde son derce başarılı insanlar. Ancak mutluluk sözkonusu olduğunda başarının ya da paranın bunu sağlayamadığının örnekleri. Her ikisi de girdikleri depresyon nedeniyle hayatlarını sonlandıran ünlülerden. Demek ki başarı mutlu olmak için yeterli değil. Peki ne yapmalı da mutlu olmalı? Mutlu olmayı istemekten başlamaya ne dersiniz? Gerçekten mutlu olmak istiyor musunuz? Başlangıç için güzel. Ama hayat uzun bir yolculuk. Bir de basit bir formülü yok. Mutluluğun yolunu kendi başınıza bulacaksınız. Yakınlarınızdan ailenizden, arkadaşlarınızdan yardım almak ise mümkün. Ünlü yazar Tolstoy bu konuda: "Mutluluk yaşadığın hayat tarzında değil, hayata bakış tarzındadır". Umarım sizin için de az da olsa ışık tutar.

5- Kaybetmekten korkmayın

Başarı piyango ya da başka bir şans oyunu sonucunda gelmedi ise. Başarı ile elinize geçenleri kaybederseniz onu yeniden elde etmek için ne yapacağınızı biliyorsunuz demektir. O nedenle kaybetmekten korkmak için bir neden yoktur. Tekrar çalışır, yaparsınız.

6- Nasıl mutlu olunur?

Mutluluk bir akıl halidir. Mutlu olmak için çok zengin olmaya gerek yoktur. Elinizdeki mütevazi birikimler ile de mutlu olabilirsiniz. Kimsenin sizi takdir etmesine ya da onaylamasına da ihtiyacınız yoktur. Çabaladınız ve yaptınız. Aynadaki görüntü (içinize dönüp baktığınızı farzediyorum dış görünüş değil. Önemli olan, ne görüyorsanız o da sizi mutlu etmeli) sizi memnun ediyorsa mükemmel. Daha önce başardınız yine yapabilirsiniz. Mutlu olabilmek için de başarıda olduğu gibi aradaki engelleri ortadan kaldırmak gerekli. Tabi yılmadan tekrar tekrar denemek de. Mutluluk ile ilgili olarak en önemlisi onu istemeniz. "Mutlu olmak istiyor muyum?" kendimize bunu sorduğumuz zaman "evet" cevabını veriyorsak, işe öncelikle kendi koyduğumuz engelleri ve takıntıları aradan çıkartarak başlamak gerekir.

Mutluluğun evrensel bir formülü bulunmamakla birlikte elinizdekilerle işe başlamanız güzel olabilir. Güzel bir aileniz varsa, mutlu olabilirsiniz. Yalnızsanız, küçük bir yavru kedi bile mutlu olmanıza yetebilir. Sevgi vermek ve almak beyni seratonin salgılamaya (yani mutlu olmaya) iten eylemlerden biridir. Yardım kuruluşlarında gönüllü çalışmak bile size mutluluğun kapılarını açabilir. Biraz ararsanız, pek çok başka yolunu bulabilirsiniz. Tek kötü yanı mutluluğu sürdürmeniz gerekmesidir. Çünkü bağımlılık yapar.

7- Reddedilmek korkusu

Çoğu zaman kendi engellerimizi kaldırmak mutluluk yolunda ilerlemek için iyi bir yöntemdir. Mesela, reddedilmek korkusu ile pek çok işe girişmemek daha başta mutsuzluk getiren engellerden biridir. Size çok çekici gelen birine yaklaşmak zor gelebilir. Eğer sizi terslerse dünyanın sonu gelecekmiş gibi gelebilir. Oysa bu düşüncelerinizi kafanızdan atıp, onunla tanışıp en azından denemeden bunu bilmenize imkan yoktur. Ayrıca dünyada milyarlarca insan var. Birkaçı sizi reddetse ne olur ki? Geriye milyarlarca insan var. Bir olmazsa, diğeri olur. Denemeden başaramazsınız. Ancak burada da sorun başarılı oldunuz diye, mutlu olmanızın garantili olmamasında. Birlikte mutlu olmak için emek harcamadığınızda mutlulukta da başarısız olmak mümkün. Yine de, tekrar tekrar denemeden mutlu olmaktan vazgeçmemek bizden öncekilerden alabileceğiniz bir ders.

8- Başarısızlık korkusu

Kimse birden bire başarılı olmaz. Emekleyen bir bebek ilk adınlarını atmaya başladığında sıklıkla yere düşer. Şüphesiz canını yakan bu deneyim nedeniyle yürümekten vazgeçmez bebek. Aksi taktirde hayatı boyunca güvenli bir şekilde emeklemesi kaçınılmaz olur. İşte aynı nedenle tekrar tekrar denemek bir işi daha iyi yapmak için en önemli gerekliliktir. Daha iyi öğrendiğiniz bir işi zamanla daha iyi yaparsınız. Ya da hiç bir şekilde ilerleme şansınız olmayan bir işi değiştirip başka bir işte başarılı olana kadar yeniden denemek sonunda başarılı olmanızı sağlayabilir.

9- Başarı ile mutluluk 

Dünya, kendi işini en güzel yapan ve bununla bağlı ya da bağsız olarak mutlu olabilen iyi örneklerle dolu. İlla tüm dünyanın sizi tanıması gerekmiyor. Pekala, yeteri kadar kazanç sağlayabilen bir ayakkabı ustası da çok mutlu olabilir. Çocuklarını üniversitede okutabilir. Mutlu bir yuvası olabilir. Zaten ün ya da para ile mutluluğun sağlıklı bir bağlanısı olduğunu söylemek o kadar da kolay değil.

10- Vazgeçmeyin

Belki en tırt başlık "vazgeçmeyin" oldu. Üstelik yukarılarda da tekrar etmiştim. Ancak ister başarılı olma, ister mutlu olma konusunda verilecek en iyi öğüt vazgeçmemek. Vazgeçtiğinizde her iki hedefe de ulaşmak mümkün olmaz. Bu nedenle umudunuzu yitirmeden çaba gösterin. Ne kadar çabalar ve acılı deneyimlere katlanırsanız o kadar iyisine ulaşabilirsiniz. Kimi siyasetçiler gibi yapın. Başarılı ya da mutlu olmak için yapmanız gerekenleri gerçekleştirirken önünüze aşılmaz gibi engeller çıktığında durun ve soluklanın. İlk fırsatta yeniden deneyin. Bir, ikisinde olmasa da ücüncü ya da dördüncü denemede istediğinizi elde edersiniz. Tabi bunu yaparken yine de siz evrensel etik kurallarına dikkat edin. Sonra hesabını veremeyeceğiniz bir hareketinizin, bir gün tepki alabileceğini unutmayın.

----------------------


Okumak İçin Güzel Bir Gün!
Mutluluk Saçan Işık: Çoğu Bilim Kurgu, Bazıları Sadece Kurgu Hikâyeler isimli kitabımı okumaya ne dersiniz?
Ben yazdım diye söylemiyorum çok sürükleyici ve elinizden bırakamayacağınız bir öykü kitabı.
Sadece Google Kitaplar'da satılıyor.


26 Nisan 2019 Cuma

İnsanın beyni harikadır. Sadece kendini ve çevresini anlamakla kalmaz. Var olmayan nesneleri, düş ürünü canlıları, yerleri, paralel evrenleri soyut olarak düşünebilir. Dahası soyut kavramları kkendi içinde taklit edebilir (simülasyon). Bunları diğer insanlara aktarabilir. Düşlemek eylemi yaratıcılığın ve yeni teknolojilerin öncülü olmuştur.

Albert Einstein "Yaratıcılık bulaşıcıdır." demiştir. Sadece teorik fizikçi değil, aynı zamanda bir düşünür olduğunu gösteren pek çok düşüncesi günümüze gelmiştir. Bu söz insanların birbirinden daha ilginç fikirler ve ürünler üretebildiğinin göstergelerinden biridir. En basitinden insan, "Başkaları yapabiliyorsa ben neden yapmayayım?" diye sorarak yaratıcı bir akıl durumuna geçebilir. Değişmez yazgıcı, verilenle yetinen, sorgulamayan zihinlerin ise bu zincirleri kırabilecek bir devinime ihtiyaçları var.


Karen Armstrong, Tanrı'nın Tarihi isimli kitabında Yahudilik, Hristiyanlık ve bunlar kadar olmasa da Müslümanlığın kişiselleştirilmiş bir Tanrı düşüncesini geliştirdiklerini söyler ve ekler "... kişilik sahibi bir Tanrı tehlikeli olabilir. Bizi sınırlarımızın dışına çekmek yerine memnuniyetle onlar içinde kalmaya teşvik edebilir, bizi acımasız, katı, kendinden memnun ve "O"nun sanıldığı gibi tarafgir yapabilir". İşte, insanın içinde bulunduğu daireden çıkıp, şeytanla yüzleşmesi gereken yer burasıdır. Ancak bu şekilde, yeni düşünceler, hayaller ve güzel, yeni bir gelecek yaratabilir. Gelişmenin ve yenilikçi düşüncenin ve hayal gücünün önüne hiç bir engel konulmamalıdır.

Interstellar Filmi Kara Delik Sahnesi
Yaratıcılığın güzel yanı; o an için yapılamayacak şeyleri de düşünebilmenin mümkün olmasıdır. Ulaşması, ışık yılları ile ifade edilebilecek mesafelerdeki yıldız sistemlerine gitmek şimdilik mümkün olmayabilir. Ancak bunu yapabildiğimizi düşlemek hiç de imkânsız değildir. "Aman nasılsa gitmek mümkün değil!" diye ucunu bırakmak az da olsa yapılması olası olan bir teknolojiye hiç başlamadan veda etmektir. Hem uygarlık üst üste konulan tuğlaların büyük bir duvarı oluşturması ile buluşların bir biri ardına eklenmesi ile oluşan bir bilgi birikimidir.

Boş verip, üretmeyi ve geliştirmeyi "durdurmak" ile ilgili en güzel örnekleri kendi yakın tarihimizde görebiliriz.
Devrim arabası, Kapattığımız uçak fabrikamız, Aselsan tarafından üretimi durdurulan cep telefonumuz aklıma gelebilen en yakın örnekler. Eğer uçak üretebiliyorsanız bunu geliştirebilirsiniz. Günden güne daha iyisini yapabilirsiniz. Belki ilk üretiminiz düşündüğünüzün çok gerisindedir ama üreticisinizdir. Zamanla rekabet edip, ürünü geliştirip diğer tüketicilere de satarak, araştırma ve geliştirme için ihtiyacınız olan kaynakları da sağlayabilirsiniz. Bunu boş verip, “aman nasıl olsa daha iyisini daha ucuza mal eden var. Onlardan alalım” dediğiniz anda üreticilikten çıkıp, tüketiciye döndüğünüz gibi. Teknoloji mallarını bir kenara bırakın, soğanı bile üretmekten vazgeçince başımıza gelenleri gördük. Raflarda elinizi bile sürmekten çekindiğiniz küflü soğanları satın almaya zorlandığımız 2019 kışını unutmamak lazım.

Bilimsel düşünce araştırmaya ve sorgulamaya dayanır. Hiç bir gerçek kavram yalanlanmaz değildir. Bugün gerçekler olarak önümüzde hazır bulunan ve kabullendiklerimiz bile henüz fark etmediğimiz bazı farklı özellikler taşıyor olabilirler. Bunu fark etmenin yolu araştırmaktan geçer. On ikibin yıl öncesi ile günümüz arasında Dünyanın bize sağladıkları hammaddeler arasında bir fark yoktur. Eğer araştırma ve sorgulama yapmasaydık hala boş vakitlerimizi granit bloklarına şekil vererek geçiriyor olabilirdik. Oysa henüz 100 yıl önceki atalarımızın çok küçük bir kısmının ancak hayal edebilecekleri bir yaşantımız var. En basitinden bu yazıyı ekranda okuyor olmamız bile bunun kanıtı.

Kanıt demişken, bilimsel düşünce bir olguyu ileri sürdüğünüzde bunun kanıtlanabilir olmasını sorgular. Deneyler yinelendiğinde aynı sonuçların alınması gerekir. Üstelik olmuyorsa "yoktur!" diye kestirip atmaz. Konuya bilinmeyen, araştırılan bir konu olarak yaklaşır. Örneğin karşıtlar tarafından durmadan eleştirilen Evrim Kuramı içerisinde eksik ve boşluklar barındırabilir. Ancak bağlantıları fosil kanıtlar ile belgelenmemiş eksik parçalar için araştırmaya devam eder. Bilimsel düşünce insan dimağının çok kısa süren (50-90 yıl kadar) canlılık süresinin bilinen bütün bir evrenin bilgisini kavramakta zorlandığından da haberdardır. Yine de araştırıp geliştirmekten vazgeçmez. Zira bugünkü bilginin binlerce yıllık insanlık tarihinde zorluklarla elde edildiğini ve birikim olduğunu bilir.,


Bilimsel düşünce daha iyi, daha mutlu ve gelişmiş bir Dünya ve insan istiyorsak önemlidir. Aklınıza bir dogmalara boğulmuş mutsuz, huzursuz toplumları getirin. Bir de gelişmiş, mutlu ve huzurlu olanları. Hangisinde yaşamak istersiniz? Bu sorunuzun cevabı, neden bilimsel düşüncenin önemli olduğunun da cevabıdır.

Esen kalın.

----------------------


Okumak İçin Güzel Bir Gün!
Mutluluk Saçan Işık: Çoğu Bilim Kurgu, Bazıları Sadece Kurgu Hikâyeler isimli kitabımı okumaya ne dersiniz?
Ben yazdım diye söylemiyorum çok sürükleyici ve elinizden bırakamayacağınız bir öykü kitabı.
Sadece Google Kitaplar'da satılıyor.
Okumak için tıklayın!

22 Mart 2019 Cuma


İnsan orta yaşlarını yaşıyorsa vücut daha kırılgan ve savunmasız oluyor. Gençken kapınızı tıklamayan tonla hastalık tepenizde "Demokles'in Kılıcı" gibi sallanıp duruyor. Hele bir de moral olarak çökmüş ve stresli bir hayat sürüyorsanız durumunuz kötü. Bilimsel çalışmalar erken yaşta emekli olanların daha uzun yaşadıklarını gösteriyor. Özetle, 50 yaşında emekli olan biri ortalama 85 yaşına kadar yaşayabilirken, 65 yaşında emekli olan biri ortalama 66,5 yaşında sizlere ömür oluyor (bkz. ilgili makale).


Sağlıklı olabilmek için kuşkusuz tek gereken erken emeklilik değil. Vücudunuza da olabildiğince iyi bakmanız gerekiyor. Stresten uzak ve kafanızı sizi öldürecek düşüncelerden ve vesveselerden uzak tutabilmek yanında spor ve uygun kiloya sahip olmak da önemli. Örneğin eğer yaşınız, cinsiyetiniz ve boyunuza göre kilonuz fazla ise bu sizi daha kolay hasta olabilir bir hale getirebilir.

Son bir iki ayda biraz kilo verdim. Yaklaşık on kilo kadar. Aslında uzun zamandır kilo vereyim ve zinde kalayım diye çabalayıp duruyordum. Domuz gribine yakalanıp yaklaşık yirmi gün kurtulamayınca iştahım kesildi ve homini gırtlak yemek yemeyince de 4 kilo kadar verdim. Oysa yıllardır yürüyüş yapmama rağmen durmadan kilo almaya devam etmiştim. Böylece biraz kendimi frenleyerek kilo verebileceğimi gördüm ve devam ettim.


Başlıkta espri de yapmış olsam kilo vermek de midede değil, kafada bitiyor. Gece saat onbir gibi "git bir şeyler ye" diyen sesi ikna etmeniz gerekiyor. İşte o kısmı için gerçekten bilge bir yanınızın, "açııııım" diye ağlayan çocuk kısmınıza söz geçirebilmesi gerekli. Pek çok eski öğretinin söylediği gibi "ne arıyorsanız arayın onu kendi içinizde arayın" sözü burada da bir kez daha kendini doğruluyor. Boşuna, hekimden modifiye diyetisyen'lere bakmayın. Onlar da oradan buradan okudukları öteberiyi cilalayıp, satıyor. Ne b.k yerseniz yiğin be! diyen birine ihtiyacınız yok. Yine de mesleğini hakkıyla yapan bir diyetisyenden yardım almanız iyi olur. İyi bir diyetisyen gözetiminde sağlığınızdan kaybetmeden, kilo kaybedersiniz.

Zayıflamanın en kolay yolu az yemek. Harcadığımızdan az kalori aldığınızda, vücut yedekteki birikimleri kullanır. Zayıflarken, vitamin takviyesi yapmak akıllıca olabilir! En önemlisi de 3 ay uğraşıp, zayıfladıktan sonra o kiloları geri almamak için harcadığınız kadar kalori almak. Böylece vücut yağ biriktirip, şişmez. Bunu uzun bir süre kararlılıkla yaparsanız, vücudunuz da ona göre kendini ayarlayıp yavaş yavaş yeniden kilo almaz. Ama yine de her şey size bağlı.

Söylemesi kolay da olsa uygulamak için katı ve kendi kendine söz geçirebilen bilge bir yapınız olması lazım. İşte bu nedenle kilo vermek içsel bir yolculuktur.

------------------------------------------------------
Öykü Kitabım Google Play'de satılıyor!

 Oturup bir kitap yazdım. İçerisinde büyük bölümü bilim kurgu hikayeler var. Tek derdim okuma alışkanlığının düşük olduğu Günümüz Türkiye'sinde hikayelerin gözden kaçıp yok olmaları. Ben bu hikayelere şevkat gösterdim. Siz de okuyun beğeneceksiniz. Teşekkür ederim. Sevgiler. Burçak Çubukçu   




6 Şubat 2019 Çarşamba

Türkiye’nin popüler teknoloji sitelerinden biri olan indir.com yurtdışına açıldı. 

2011 yılında Windows programları ile sektöre giriş yapan site daha sonra ihtiyacın artmasıyla birlikte Mac, iOS ve Android içeriklerine de yer vermeye başladı. Böylece yazılım, uygulama ve oyun indirme alanında Türkçe en büyük kaynaklardan biri haline geldi. Güncel teknoloji haberlerini de takip edebildiğiniz site, artık İngilizce de yayın yapmaya başlıyor.

indir.com neler yapar?

İmza İnternet Teknolojileri’ne bağlı olarak yayın hayatına devam sitede bugüne kadar 100,000’den fazla Türkçe içerik üretildi. Bunun yaklaşık 81.000’ini program ve uygulamalar hakkındaki içerikler, geri kalanını ise teknoloji haberleri oluşturuyor. Bir süredir İngilizce yayın yapmak için hazırlık yapan indir, şimdiden 1.000’in üzerinde İngilizce içeriği sahip ve kısa bir zaman içinde bu sayıyı 20,000’e çıkarmayı hedefliyor. Sitenin İngilizce versiyonuna en.indir.com adresinden ulaşılabiliyor.
Hasan Yaşar
Türk Girişimcilere Destek Özellikle Türk girişimcilerin yurtdışına yönelik yazılımlarına ve uygulamalarına öncelik verdiklerini dile getiren İmza Teknolojileri Kurucu Ortağı Hasan Yaşar; “İmza Teknolojileri olarak Türk girişimciler tarafından hazırlanan projelerin yabancı pazarda tanıtılmasına katkı sağlamak istiyoruz. Türk yazılım ve oyun projeleri yurtdışında ne kadar başarılı olursa, sektörümüz o kadar genişler.” diye ekledi.
İngilizce içerik üretmenin yeni bir tecrübe olacağını, bu alanda elde edilen bilgi ve tecrübeler doğrultusunda başka dillerde de yayıncılık yapmayı hedeflediklerini belirten Yaşar; “Bugüne kadar indir.com’u hazırlarken birçok insanın ve kurumun desteğini kazandık, yurtdışı sektörüne açılma sürecinde de bu desteklerin devamlılığının geleceğine inanıyoruz. Yanımızda olan herkese teşekkür ederiz.” diyerek sözlerini noktaladı.

indir.com'un bu doğru hamle ile dünya çapında çok başarılı olmasını diliyorum.

30 Ocak 2019 Çarşamba


İnsan sayısı, bildiğimiz tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar yüksek. Günümüzde 7,6 milyar olan dünya nüfusunun önümüzdeki 12 yılda, 1 milyar daha artacağı ve 2050 yılına kadar 9,6 milyar seviyesine ulaşacağı tahmin ediliyor. Birleşmiş Milletler raporunda, yakın gelecekte en hızlı nüfus artışının ağırlıklı olarak gelişmekte olan ülkelerde olacağına dikkat çekiyor (1). Afrika ülkelerinde doğum rakamları yüksek ve bunun gelecekte daha da büyümesi bekleniyor.

Gelecekte dünya nüfusu önemli bir sorun olabilir. Büyük ihtimalle üretim artışı ve göçler gibi çözümleri olabilecektir. Ancak bu doğal kaynakların çok daha hızla tüketilmesi ve çevreye verilen zararın artması anlamına gelecektir. Karar mekanizmasında bulunan kişiler bunun böyle sürdürülemeyeceğine ve bir şekilde geriye çevrilmesine karar verebilirler. Bu durumda nasıl bir şekilde dünya nüfusu azaltılabilir?

Hemen karamsar bir seri ölümler senaryosu çizmeden, günümüzdeki uygulamalara bakalım.

Çin, vatandaşları hakkında topladığı verilerden yararlanarak bir kişi derecelendirme sistemi kuruyor.


Çin yönetimi, 2020’den itibaren vatandaşları için sistemini uygulamaya almaya hazırlanıyor. Mobil cihazlara yüklenecek bir uygulamayla çalışacak sistemde, kullanıcılar hem sanal, hem de gerçek hayatlarında izlenerek derecelendirilecek. Notu yüksek olan ayrıcalıklı hizmet alırken, kötü notu olanlar kendilerine eş bile bulamayacak (2). Devletine ve Komünist Parti ilkelerine bağlı, ahlaklı, çalışan olmayanlar iyi not alamayacaklar. İnternet'te yabancı sitelere girenler, Twitter gibi sosyal mecralarda dolaşanlar, hele böyle yerlerde yönetenlerin hoşuna gitmeyecek gönderiler ve yorumlar yapanlar, kötü not alacaklar. Notu düşük vatandaşlar en basit haklardan yararlanamayacaklar. Örneğin: İyi bir konutta oturmak, seyahat etmek, ucuz İnternet'ten faydalanmak gibi son derece sıradan ve zorunlu olduğunu düşündüğünüz haklarınız elinizden alınabilecek.

Çin'de uygulamaya başlanacak olan "sosyal skor" size garip ve haksız mı geldi? Bir de şunu deneyin: Ülkemizde ve pek çok batı ülkesinde uygulanan kişisel kredi derecelendirme sistemi ile bir kişinin bankalara başvurması halinde ne kadar kredi alabileceği ve bu kredinin banka için oluşturacağı risk belirleniyor. Bu veri, kişinin kredi kartı ödemeleri, tasarruf - harcama alışkanlıkları ile yatırımları ve mal varlığı gibi verilerden kolayca oluşturulabiliyor. Basit sayılabilecek bir algoritma kısa sürede en yeni verileri bir araya getirerek, güncel kredi güvenilirliğinizi verebiliyor. Bankalar sizi boş yere arayıp, size: "düşük faizli ihtiyaç kredisi kullanmak ister misiniz?" diye sormuyorlar. Ellerinde somut ve güvenilir bir veri bulunuyor. Veri, öğrenebilen ve kendisini yeni durumlara uyarlayabilen algoritmalar ile işleniyor. Hani merhum Stephen Hawking'in "kontrolsüz gelişiminin insanlığın sonunu getirebileceği" uyarısında bulunduğu Yapay Zeka vardı ya (3). İşte bu algoritmalar o yYapay Zekanın ta kendisi.

Nüfus artışının pek çok nedeni var. Teknolojide ve tıp alanında çok ilerledik. İnsanlar artık eskisi kadar çok nedenden ölmüyor ve eskisinden daha uzun yaşıyor. Kapitalizmin en yüksek kalesi pek de sosyal devlet sayılmayacak Amerika Birleşik Devletlerinde en fakir bireyler bile asgari tıbbi hizmetlere ulaşabiliyor. Giderek zenginleşen ve görece refah düzeyleri artan Hindistan ve Çin gibi büyük ülkeler de azalan ölüm oranları yüzünden, hızla artan bir nüfusa sahipler.

Günün birinde bir karar alıcı çıkıp da, bu kadar nüfus dünyaya fazla, bunu düşürmek için radikal bir şeyler yapmak üzere bir düğmeye basarsa ne olur? "Canım olur mu öyle şey?" demeden iyi düşünün. Pekala 21. yüzyılda bile, hiç de rasyonel olmayan kararlar alabilen ve milletlerin kaderini belirleyen dünya yöneticilerine sahibiz. 40 yıl sonra, bunun değişmesi mümkün mü? İnsanlara bir "yaşam skoru" belirlense ve bu skora göre insanlar basit bir şekilde en gerekliden, en gereksize kadar sıralanamaz mı? Üretime, sosyal hayata, düşünsel faaliyetlere önemli katkıları olan, yeni nesillere aktarılacak önemli genetik özellikler taşıyanlar bir tarafa, işsizler, üretmeyenler, düşünmeyenler, topluma bir katkısı olmayan ve olmayacaklar diğer tarafa konulduğunda bunları birbirlerine göre sıraladığınızda elinizde Yapay Zeka marifetiyle oluşturulmuş bir liste olur. Düşük puana sahip kimseler sağlık hizmetlerinden yararlanamazlar. Yaşlılar basit bakım hizmetleri alamazlar. Bırakın şehirler arası yolculuğu, şehirdeki kitle taşıma vasıtalarını kullanmaları, alışveriş merkezlerinin çöplüğü, yiyecek dükkanlarının çevresine yaklaşmaları bile duygusuz robotlar tarafından engellenebilir. Eminim, insanlığın ve dünyanın geleceği için kimse buna karşı çıkamayacaktır. Ha tabi bir de duygusuz robot koruyucuların uzaklaştırıcı etkisi ve skorunun düşmesi korkusu insanların bir sonraki adımlarını ihtiyatlı atmalarına neden olabilir.

Tabi tüm bunlar olmadan Yuval Noah Harari'nin ileri sürdüğü gibi, geni değiştirilmiş bireylerden oluşan yeni bir insan türü çıkıp, Homo Sapiens'i tarihten silmezse. Yine Çin'de genleri değiştirilmiş bebeklerin denenmeye başladığını duymamış olabilirsiniz (4). Ancak belki de bu süreç bile başladı.

Gelecek henüz yazılmadı. Onu oluşturacak kararları ise günümüzden vermeye başladık. Belki bu sefer insanlık akılcı davranır. Böyle karanlık senaryolar oluşmaz. Bunun için, insanlar olarak beynimizi en verimli şekilde kullanmamız gerekiyor. Peki biz neyle uğraşıyoruz? Denize girdiğimizde ne olursa orucumuz bozulur, ne olmazsa bozulmaz. Kötü senaryoları hak ediyor muyuz ne?


Dipnotlar:
1- http://www.theworldcounts.com/counters/shocking_environmental_facts_and_statistics/world_population_clock_live
2-  https://www.haberturk.com/ekonomi/is-yasam/haber/1512582-cin-vatandaslarina-sosyal-skor-uygulayacak
3- https://www.fizikist.com/stephen-hawkingten-yapay-zeka-uyarisi/
4- https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46341694

22 Aralık 2018 Cumartesi


Özgür irade

Benjamin Libet 1983'de bir deney gerçekleştirmişti. Deney oldukça basitti. Denek parmağını oynatmaya karar verecek ve oynatacaktı.
Bunun tespiti için deneğin parmağında bir hareket tespit edici bağlanmıştı. Saniyenin binde biri kadar duyarlı bir sensör olan EMG (elektromiyograf) halen tıbbi denemelerde kullanılmakta. Deneğin karar verme anını belirlemesi için, karşısında ekranda dönüp duran kadrandaki bir beneğin karar verme anındaki yerini söylemesi istenir.
Deneğin kafasına bir EEG bağlıdır. Bu cihaz da beyindeki aktiviteyi ölçmek için kullanılmıştır.
Deneğin parmağını hareket ettirmeye karar vermesi ile hareket ettirmesi arasında 200 milisaniye zaman geçtiği ölçülmüştür.
Karar verme anından yaklaşık 350 mili saniye önce ise beyinde bir elektriksel hareketlilik gözlenmiştir.
Deney günümüze kadar defalarca tekrarlanmış. Teknolojik gelişmeler ile yenilenen sensörler kullanılmış olmasına rağmen aynı sonuçlar alınmıştır.
Deneyin basitçe sonucu şöyle yorumlanabilir. Denekler, karar aldıkları andan 350 milis aniye önce beyinde bir başka alt yordam çalışarak, kararı vermektedir. 350 mili saniye sonra da kişinin bilinci aldığı bu emre uyarak, kendi kararını aldığını düşünüp, uygulamaktadır.

Peki özgür irade var mı? Yok mu?

Bundan yola çıkarak, özgür irade yoktur diye düşünebilirsiniz. Bu biraz katı bir çıkarım olabilir. Çünkü karar veren mekanizmanın benlikten ömür boyu veri alarak, öğrenip öğrenmiyor olduğu konusunda bir bilgimiz yok. Bana kalırsa mekanizma geçmiş deneyimlerden ders alıyor olmalı. Aksi taktirde bir şekilde benlik ile bu kadar uyumlu çalışması mantıklı olmazdı. Beynimiz algoritmalarla çalışan organik bir makine de olsa algoritmalar öğrenme ile düzenlenebilir, dahası iyileştirilebilir. Özgür irademiz otomatik çalışan karar verme mekanizmamız ve öğrendiklerimizin bileşkesi olmalıdır. Yani beynin çevresi ile olan etkileşimi, karar alma mekanizmasını etkilemelidir. Zira toplum yaşamı, parmağını hareket ettirmek gibi basit kararlarla yönlendirilemeyecek kadar karmaşıktır.

Gelişme Neden Yavaş?

Fütüristlere kalsaydı, içten patlamalı motorlara sahip arabalar 100 yıla kalmadan uçacaktı. Oysa, halen, motor teknolojisi çok da değişmemiş olan arabalar ile şişme tekerlerin üzerinde yolda gitmekteyiz. Bana kalırsa en önemli iyileştirme, araçlarda müzik dinlememizi sağlayan müzik sistemleri. Elektrik motoruna sahip arabalar bile halen kolayca alınabilen yaygınlıkta değiller. Tatilde 750 km yol tepmek yerine, kuş uçuşu 500 km gitmeyi ise sadece hayal edebiliyoruz. Üstelik, uçan arabaların oluşturacağı muhtemel tehlikeleri öngöremiyoruz. Mesela 16. kattaki evinizde akşam sefası yapayım derken, balkonunuza bir aracın çarpması ihtimali olacak. Alkollü bir sürücü Cep telefonu verici direklerinin üst kısımlarına toslayıp, haberleşmeyi zorlaştırabilecek. Uçan araçlar ile ülkeler arasında gitmek kolaylaşacağı için gümrük işlemlerinde değişiklikler yapmak gerekecek. Evlerin çatılarında oluşturulacak park yerleri park sorununa çare olabilecek, ama bu seferde iyi park edilmediği için araçlar çatıdan aşağı düşebilecekler. Ama bütün bunların olması için bir yüz yıl daha yetmeyebilir.

Sorun nerede?

Sorun, yaşam süremizin çok sınırlı olması. Kısa hayat süremize rağmen her şeyin bir anda olup bitmesini bekliyoruz. 90'lı yıllarda fütiristlerden biraz daha ileri gidebilen bazı düşünceleri okuduğumda çok sevinmiştim. Onlara göre, aydınlanma çağı yaklaşıyordu. Artık insanlar büyük ölçüde hakikati kavramış, kendileri için en iyisini gerçekleştirme yoluna girmişlerdi. Göstergeler de bu yönde gibiydi asına bakarsanız. Kitle imha silahları insanlık ve doğal yaşam için önemli bir tehlike olduğundan artık kalıcı bir barış için önemli adımlar atılıyor gibiydi. Duvarlar yıkıldı. Totaliter sistemler çöktü. İnsanlar daha özgür ülkelerde yaşamaya başladı. Binlerce yılda şekillenmiş olan ülke sınırları bile Birleşik Avrupa projesi ile ortadan kalkmaya yüz tutmuştu. Sadece Avrupa değil, çevre ülkeler hatta kuzey Afrika bile sistemin içerisine dahil olacak gibi duruyordu. Ne yalan söyleyeyim, başlarda inanmasam da, Türkiye'nin bile Avrupa ile entegre olacağını düşünmeye başlamıştım. Türkiye ile birlikte 6 AB ülkesi ile gerçekleştirdiğimiz bir Avrupa Birliği projesinde İspanyol ortağımızın bir çalışanı, "Türkler Avrupa'ya girmemeli" diyene kadar, böyle düşünüyordum.
Sonra, yer yer küresel olmayan küçük çatışmalar, savaşlar, bitmek bilmeyen gerilla saldırıları dünyanın görece geriş kalmış, zengin doğal kaynakları olan yerlerinde baş göstermeye başladı. Nedenleri her ne olursa olsun, insanlığın bu birleşme ve birlikte mutlu olma hayalleri son 20 yılda böylece ortadan kalktı. İngiltere seçmenleri küçük bir farkla "baş ağrısı" Avrupa'dan uzaklaşmaya, yeniden kendini sınır duvarlarının ardına almaya karar verdi. Şimdilerde iki süper gücün başındaki liderlerin sağduyudan uzak yaklaşımlarının dünyayı etkilediği, aşırı milliyetçi, aşırı dinci akımların hissedildiği bir dünya ile yeniden karşılaştık. Yurdunu seven ama dünyayı sevmeyen, inancına bağlı ama diğer insanları şeytan gören bir dünya anlayışı ile karşı karşıyayız. Sanırım, aydın insanların oranının, seçmen nüfusunun yarısının altına düştüğü her yerde bu tehlike söz konusu.

Sorun, büyük ihtimalle nüfus artışından kaynaklı. 1800'lerde 1 milyar olan dünya insan nüfusu 2010 itibariyle 6.9 milyar seviyesine geldi. Üstelik 1970'lerde %2 olan nüfus atış oranı, yarı yarıya azalmış durumda. Buna rağmen, 2048'de dünya nüfusunun 9 milyar seviyesinde olması bekleniyor. Çok insan! Çok fazla, yiyecek, tüketim maddesi, enerji ve en önemlisi eğitim ihtiyacı demek. İyi eğitimli aydın insanlar yetiştirememek, birbirinden nefret eden, birbirini öldürmeye ve yok etmeye çalışan gruplar anlamına gelebilir. Çünkü, kaynaklar azalırken ihtiyaçları karşılayabilmek için yüksek teknolojiden anlayan ve onu geliştiren beyinlerin olmaması halinde, mevcut ihtiyaç maddeleri ve enerjinin paylaşımı için birbirini öldürmeye eğilimli ilkeller haline gelebiliriz. Üste görünen ideolojiler (inançlar, milliyetçilik gibi) olsa da asıl neden, büyük ölçüde sınırlı kaynakların paylaşımı olmaya devam edecek gibi. Yani, neden ekonomik! Oysa aklımızı çözüm için çalıştıracak olsak, dünya ekolojisine zarar vermeden, milyarlarca insanın mutlu yaşayacakları bir cenneti kurmak mümkün.

Şimdilerde Mars kolonisi çalışmaları başladı. İnsanlar bir daha geri dönmemek üzere Mars'a göç edecekler. Sorun, insanlığın neslini başka bir gezegende devam ettirmesinden çok, başka bir gezegeni daha ceheneme çevirip çevirmeyeceğimiz olabilir.

Anahtar, Aydın Nesiller 

Atatürk bir asır kadar önceden yapılması gerekenleri görmüş. Köylerde bile eğitim ile daha iyi bir Türkiye'nin gelecekte aydınlık ve çözüm üreten bir ülke olabileceğini görmüş. İnsan, algoritmalar ile çalışan bir beyne sahip bile olsa,0 bunları iyilik için kullanmayı öğrenebiliyor. Örneğin kötü eğitilmiş bir beyin, doğru olduğunu düşündüğü ve benzerleri tarafından ileri sürülen bir düşünceyi aynen benimseyebiliyor. Örneğin biri kalkıp, "dünya düzdür" dediğinde buna inanıyor. Bunu hararetle savunabiliyor. Aydın bir kimse ise dünyanın yuvarlak olduğuna ilişkin delilleri sorgulayıp, bulabiliyor hatta deneyler ile kendisi de bunu kontrol edebiliyor.
Kabulcü anlayış, eksik eğitimle de pekiştirilebiliyor. Mesela eğitimli ancak sorgulama konusunda sistematik kıvraklığı olmayan beyinler, her şeye direkt inanmıyor ama bazı referans bellediği kimselerin her dediğini doğru kabul ediyor. Oysa bu çok tehlikeli. Çünkü bir kimse her konuyu bilemez. Ancak bir konuyu çok iyi bilen biri, eğer her konuyu biliyor gibi olur, olmadık açıklamalar yaparsa, bu ciddi bir tehlike oluşturabilir. Popüler doktorlar buna iyi örnek olabilir. Konusunda çok iyi olan bir kalp cerrahı, bilimsel anlamda konunun uzmanı olmasa da grip aşısının gereksiz hatta, zararlı olduğunu açıkladığında, buna inanan kitlelerden risk grubu içindeki çok genç ya da yaşlılar grip yüzünden hayatlarını kaybedebilirler. Doğal olarak, o tıp insanına dönüp, kimse bunun hesabını sormaz. Oysa seri katilden tek farkı, ölümler ile bu insanın bağlantısının kurulmuyor olmasından ibarettir.

Bir gün Ankara Kızılay ya da İstanbul Eminönü meydanlarında uzatılan mikrofonlara verilen cevaplar bizi güldürmediğinde, dahası o cevapları gerçek(!) ve doğru bulduğumuzda, dünya daha iyi bir yer olabilir. İyi niyetli bir yaklaşımla, bu zaman meselesi. Ama biz görebilir miyiz? Cevap hayır.

19 Kasım 2018 Pazartesi


Antik Yunan düşünürü Sokrates, Platon'un Sokrates'in Savunması isimli kitabında anlatıldığı üzere, şehrin tanrılarına tapmak yerine başka tanrılara inanmak, verdiği popüler derslerle (Şimdilerde TEDx konuşmalarına karşılık gelen eğitimler gibi olmalı) gençliği zehirlemekle suçlanır. Sokrates, bu suçlamalarla ölüm cezası alır (Bu cezalar TEDx konuşmacılarına verilmiyor neyse ki). Sokrates'in herhangi bir kitabı ya da notları günümüze ulaşmamıştır. Büyük ihtimalle, konuşmayı yazmaktan çok seviyordu (o dönemlerde Youtube olmaması ne kötü değil mi?). Hayat görüşü hakkında, Aristophanes gibi dönemdaşları, Platon ve Ksenophon gibi ardıllarının yazdıkları ve Sokrates'in ölümünden on beş yıl sonra dünyaya gelen Aristoteles’in dolaylı olarak aktardıklarından ibarettir.

Ölümle cezalandırılmak üzere çıktığı mahkemede Sokrates bir savunma yapmıştır. Anlatılana göre, mahkemede faydası olur düşüncesiyle bir arkadaşı Delphi'li bir kâhine gider, (o zamanlar için bilir kişilik müessesesinin biraz ilkel olması normal) "Dünya'da Sokrates'ten daha çok şey bilen ve bilge biri var mı?" diye sorar. Kâhin Sokrates'ten daha bilge birisi olmadığını söyler. Arkadaşı Sokrates'e durumu iletir. Sokrates, kendisinin bilge biri olmadığını düşündüğü için, kâhin aracılıyla Tanrı'nın mesajını anlamaya çabalar. (Aslında burada Tanrı'nın kendisine, "akıllı ol mahkemeden yırt" demek istediğini şimdi anlıyoruz tabi ama o zaman kısmet olmamış sanırım, neyse...) Sokrates, kendinden daha bilge bir insan aramaya başlar. Bilge olduğunu ileri süren, kişileri tanımaya çalışır. Genelde, cahil kimselerdir bu inceledikleri (yine şanslıyız, bunu anlamak için günümüzde televizyonda tartışma programlarını izlemek yeterli).

Yine bir gün böyle kerameti kendinden menkul şahıslardan biri hakkında: "İkimizin de gerçekten bilmeye değer bir şeyler bildiğini sanmam, ancak ben en azından bu adamdan daha bilgeyim, çünkü o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini söylüyor. Ben de bilmiyorum ama bildiğimi de düşünmüyorum. Bu küçük fark yüzünden ben ondan daha avantajlı görünüyorum". Daha sonra bu söz günümüze: "Bildiğim tek şey, hiç bir şey bilmediğimdir." şeklinde, suyunun suyu olarak ulaşır (Nasrettin Hoca'ya gönderme!).

Mahkeme Sokrates'i ölüme mahkum eder. Bu önemli bir haksız karardır. Çünkü böyle bir savunma ile Amerikan dizilerindeki mahkemelerde kesinlikle jüriyi etkiler ve yırtarsınız. Zaten 2400 yıl sonra hukuktaki tek dikkate değer ilerleme, modern hukukta geri dönülemez bir kararın verilmemesi prensibinin benimsenmiş olduğudur. Örneğin, Sokrates batı mahkemelerinde şimdi yargılansa, büyük ihtimalle ceza almazdı. Oysa ölüm cezası verilip, infaz edildiği için artık buna imkan yok. Zira, ölüm cezası geri alınamaz. Burada durumun anlaşılırlığını artırmak için, 2400 yıllık geçmiş sürede kendi haline bırakılsa Sokrates'in yaşayacağını varsayıyorum. Diğer yandan, adamcağız o kadar zamanda insanlığın pek de ilerlemediğini görüp, herhalde kederinden ölürdü.

Jacques Louis David'in Sokrates'in
zehiri içerken bile verdiği dersi
sürdürdüğünü resmeden eseri. 
Sonuç itibariyle, Atina siyasetinin hedefi olan Sokrates, düşünmekten vazgeçmeyeceğini ve düşüncelerini yaymaktan da vazgeçmeyeceğini söyleyerek Baldıran Bitkisi Zehirini içerek yaşamına kendi elleri ile son vermiştir. Böylece ölümü seçerek ölümsüz olma becerisini gösteren sayılı faniden biri olmuştur.

Sokrates'in öyküsü ya da miti, günümüze kadar çok insanın bilgelik yolunda ilerlemesinde örnek olmuştur. Ancak yine de tarih boyunca bizzat kendisi insanlığı zehirleyen pek çok irili ufaklı insan bu dünyadan gelip geçmiştir.  Çoğu barış ve kurtuluş vaad ederek gelse de ölüm ve esaret ile biten pek çok öykü yazılmış ve yazılmaktadır. En şöhretlilerinden biri Hitler'dir. Bir milleti yüceltmek için çabalarken, insanlık için binlerce yıl unutulmayacak kötülükler yapmıştır. Yaralarını günümüzde bile saramadığımız insanlık suçları işlemiş ve işletmiştir. Peşinden milyonlarca insanı sürükleyen ve mutsuzluk kaynağı olan biridir. Çoğu ideoloji de insanlar için bir tür zehir gibidir. Onlar ve biz düşüncesini pompalayıp, insanları savaşa, kötülüğe ve nefrete sürükleyen her düşünce insanlığın zehiridir.

Kurtuluş oldukça ütopiktir. Zira tüm insanların bilge olmasını şart koşar. Aydınlanmış bir insanlık biraz doğaya aykırıdır. Hala avcı, toplayıcı gibi çalışan insan beynini eğitmek ve gelişmiş insan olmayı sağlamak, kolay değildir. Beyin eğitmek derken, İstanbul Eminönü ya da Ankara Kızılay'da uzatılan mikrofona bilmiş, bilmiş saçmalayan insanların da gerçekten bilge olmalarını içeren bir durumdan bahsediyorum.

Bunun yerine ne yapıyoruz? Biraz bir şeyler bilen ve bu bilgilerini nabza göre şerbet misali aktaran kişileri baş tacı yapıyoruz. Bu hastalıklı bir durum. Çünkü birileri bilmiş, bilmiş konuşurken onları dinleyip, söylediklerine baş sallıyoruz. Cahil insanları ise kafamızın içinde hayali olarak linç ediyoruz. Oysa her şeyi bildiğini sandığımız kimseler aslında o kadar da çok şey bilmiyor. Bizler de aslında çok cahiliz. Hatta Google onlardan çok daha bilgili. Çünkü hafıza kapasitesi daha yüksek. Eğer okuduğunuz her şey aklınızda kalsa ve biraz da çok okusanız, kolayca ahkam kesmekten çenesi yorulan birine dönüşebilirsiniz. (Hala üniversitedeki bilgiler net olarak aklında kalan ve bunları satmaya devam eden insanlar tanıyorum) Oysa bildiklerinize göre bilmediklerinizin çok daha fazla olduğunu anlayıp, bunu deklare edebilecek kadar bilge biri haline gelebilirseniz, Sokrates'in 2400 yıl önce geldiği noktaya ulaşırsınız ki burada bile aslında 2400 yıl geridesiniz demektir!

Kendinizi geliştirin. Zehirli düşüncelerden aydınlığa çıkmaya çalışın. Bir gram cıva binlerce metreküp suyu zehirler. Kötülük de benzer şekilde iyiliği bozar. Yani İyiyi, güzeli yok etmek için gereken kötülük miktarı, aslında düşündüğünüzden azdır.

30 Ekim 2018 Salı

42 olarak hemen cevabını vereyim (dikkat, yazıda sonlara doğru farklı bir sayı da çıkabilir), sonra da nereden çıktığını anlatayım. Sabah John Llloyd ve John Mitchinson tarafından kaleme alınmış olan "Cahillikler Kitabı 2"yi okurken bu konuyu gördüm. Aslında belki de son derece gereksiz bir bilgi ama ilginç geldi işte.

"Bir zamanlar G33, ondan önce G22 olarak bilinen grubun resmi adı 20 Ekonomi Bakanı ve Merkez Bankası Guvernörleri Grubudur" (An International Forum For The Governments And Central Bank Governors).

Temsilcilerin seçildiği ülkeler arasında Türkiye de var.
Diğer ülkeler: 

  1. ABD, 
  2. Almanya, 
  3. Arjantin, 
  4. Avustralya, 
  5. Birleşik Krallık,
  6. Brezilya, 
  7. Çin,
  8. Endonezya,
  9. Fransa,
  10. Güney Afrika,
  11. Güney Kore,
  12. Hindistan,
  13. İtalya, 
  14. Japonya,
  15. Kanada,
  16. Meksika,
  17. Rusya,
  18. Suudi Arabistan,

20. koltuk ise Avrupa Birliği'ne ait.

Yani Avrupa Birliğinin üyesi geri kalan 23 ülkeyi de ekleyince 42 ediyor. 40 etseydi üzerine siyasi espriler yapılabilirdi belki :).

Böyle gereksiz bir bilgi ile başlamışken kitaptan aldığım diğerlerini de paylaşayım: 42 aynı zamanda iki adet tavla zarının üzerindeki toplam nokta sayısıdır (inanmayan hesaplasın).

Son olarak Avrupa Birliği 01/07/2013 tarihinde Hırvatistan'ın katılması ile üye sayısı 28 ülkeye çıkmış olduğundan aslında G20'de temsil edilen ülke sayısı 43 (Kırküç). Demek ki, kitap yeni de olsa yazarlar çuvallayabiliyor. Siz de her okuduğunuza ve duyduğunuza hatta gördüğünüze inanmayın ve kendiniz de araştırın.

Dilerim ki, sağlıklı kalın ve uzun yaşayın.

Haftalık Tekil Ziyaretçi

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *