18 Nisan 2017 Salı

7 Maddede Ölüm ve Diriliş Rehberi


Gerçek anlamda ölüm ve sonrası ile ilgili elimizde bir veri olmadığı için burada ele alınacak konu ezoterik (içrek) anlamda ölüm ve diriliştir. Dolayısıyla fiili anlamda "ölümden sonra, bana ne olur?" sorusunun cevabını bu yazıda bulamazsınız. Bu yazıda mükemmel insan olma hedefi ile yola çıkan yolcunun kendini geliştirme aşamalarından biri olan eski yaşantısına ve bilinç düzeyine veda edip, farklı bir düşünce durumuna geçişle ilgili konular ele alınacaktır.

1- Öldüm, Dirildim

Pek çok inanç sisteminde ölüp yeniden dirilen kahramanlardan söz edilir. Ezoterik öğretiler sembolik ölüm ile adayın mevcut yaşamında bulunduğu uyku halinin bitip yeni bir bilinç düzeyine erişmesini temsilen yaşarken ölüp, dirilmesini sağlar. Bu durum öğretiye katılma ve bir başka düzeye erişme sırasında tekrar edilebilir. Ölüm ve diriliş aslında birer semboldür.

2- Ölümü Deneyimlemek

Ölüm anladığımız bir olgu değildir. Bilinç ile ödüllendirilmiş insan, öleceğini bilmek ile de cezalandırılmıştır. Beklediği ölümden sonrasını düşünmek yüzünden bir çıkar yol aramamak da son derece insanca bir yaklaşımdır. Ölümün nasıl olduğunu deneyimlemek ve dönüp bunu diğerleri ile paylaşmak mümkün değildir (ölüme yakın deneyimlerden bahsetmiyorum). Ancak gerçeğe giden bir yolculuğa çıkmak için mecazi anlamda ölümü yaşamak iyi bir başlangıç olarak kabul edilmiştir. Ölüm sembolünde kimi zaman bir mezarda, bir tabutta, karanlık bir mağarada ya da loş bir odada ölüm sembolü ile yolcuya aslında yaşamakta olduğu hayatta karanlıklar içerisinde olduğu alegorik olarak ifade edilmektedir. Az sonra karşılaşacağı aydınlık ise yolcunun yeniden doğarak (dirilerek) yeni bir bilinç düzeyine geçmesini sembolize eder. Aslında yolcu henüz yolun başındadır ama yola çıkmıştır işte. İlerlemek ve kendini geliştirmek (kişisel gelişimcilerin sevdiği tabirle kendini yeniden yaratmak) tamamen kendisine bağlıdır. Kimi yolcu çok ilerler, kimi ise bir kaç adım. Hangisi olursa olsun başladığı yerde değildir artık.

Berk Yüksel'in de dile getirdiği gibi: "Ezoterik inisiyasyon; bireyde,  varlığın bir alt aşamasından bir üst aşamasına geçişini ruhsal olarak gerçekleştirmeye yönelik süreçtir"(1). Ölümü deneyimlemek bu nedenle aslında sürecin başlangıcı anlamına gelmektedir.

3- Cehennem Azabı

Cehennem ile hayattaki günahların karşılığının bedelinin ödenmesi sembolik olarak betimlenir. Aslında burada, günahların bedelinin ödenmesi sembolizması ile kişinin aydınlanması ve yeni bir bilinç düzeyine erişmesi durumu vardır.

4- Aydınlanmak ve aydınlatmak

Ezoterik anlamda aydınlanmak kişisel bir deneyim ve eğitim gerçekleştirmektir. Kapasiteniz kadar ediniminiz olur. Bilgiyi, onun için çaba harcamış ve hak etmiş yolcu özümseyebilir. Örneğin İnternet pek çok içerik ile doludur. Yeterli depolama kapasitesine sahipseniz tüm bu bilgileri elde edebilirsiniz. Ancak bu bilgileri değerlendirebilecek algoritmalara (nasıl yapılır bilgisine) sahip değilseniz tüm bu bilgi işinize yaramaz. İnternetin ilk arama motorları (Altavista gibi) bu nedenle çöp sonuçlar ile kullanıcıyı yormuşlardı. Yolun başında kalakaldılar. Google ise bu işte algoritma geliştirerek ilerlemeyi becerdi. Bu nedenle artık sadece tek kelime ile aram yapsanız da aradığınızın bir coğrafi yer mi, yoksa bir araba modeli mi olduğunu kişiselleştirilmiş verileri de katarak anlayabiliyor. Aradığınız satın alınabilecek bir şey ise size fiyatlarını gösteriyor. İşte aydınlanma da salt bilgi edinme dışında bu bilgiyi iyi ve doğru için kullanma halinde bir anlam kazanıyor.

5- Bilgiye Ulaşmanın Bedeli

Adem ile Havva mutlu mesut yaşadıkları cennetten yasak meyva yedikleri için kovulmuşlardı. Buradaki meyvayı yiyen Adem ve Havva sonsuz bilgiye erişmişlerdir. Kurthan Savaşçın bu durumu şöyle anlatır: "Eva veya Havva bakire anlamına gelir yani saf varlık anlamındadır. Âdem ise ilk veya ölüm anlamına gelir. İlk varlığın Ölümle tanışması yani yeniden doğum sembolizması çok net ifade edilmektedir. Bu saf varlık yılan tarafından kandırılır. Yılan tüm ezoterik öğretilerde yeniden doğumu ve bilgiyi sembolize eder. Ancak bu kere ölüm yaşarken devrededir. Yani Eva, Eje, Ece veya Havva yaşarken Âdem yani ölümle tanışmış ve yılan yani yeniden doğmuştur"(2). Burada bilgiye erişmenin bedelinin ağır olabileceği anlatılmıştır. Farkındalık belki de cennette olmaktan bile önemlidir. Yolcu büyük bedeller de ödese gerçeğe doğru gitmek için bulunduğu bilinç düzeyinden kurtulmalıdır.

6- Yüzleşmek

Sembolik anlamda ölüp yeniden doğmak için önceki yaşamınızı gözden geçirmeniz gerekir. Farklı bir bilinç düzeyine geçebilmek için bulunduğunuz durumu anlamanız gerekmektedir ki bunu değiştirme gücünüz olsun. Korkut Keskiner bunu şöyle ifade etmiştir: "Dikkat edilecek faktörler, süjenin kendi hayatını bilinci açık olarak kendisinin görmesi ve yüzleşmesi, ve açılan dosyanın, yargısızca, yerel ve güncel doğrulardan bağımsız olarak, o tekil deneyimin seçimleriyle düzeltilmesi"(3). Pek çok inanışta ölümden sonra yaşarken yaptıklarınızın değerlendirmesi yapılır. Buna göre nasıl bir insan olduğunuz ölümden sonraki hayatınızı belirleyecektir. Belki de hepsinde heniz ölmeden kendinizle yüzleşip, geçmişinizi düzeltmek ve daha iyi bir insan olmanız için gizli bir mesaj verilmiştir. Öyle ya, yaşarken düzelmek varken son anınıza kadar günah işlemenin sonra da gidip cehennem azabı işlemenin mantığı nerede? Gerçeğe ulaşmak için yola koyulmak varken, neden düzelmeyesiniz? Bunun için ölüm ya da hesap gününü neden beklenir? İşte yaşarken ölüp, eski hayatınızı değiştirip yeni bir aydınlığa uyanmak için kendinizle yüzleşmek bu yüzden önemlidir. Yolcu gerçeği öğrenmek için çıktığı ve belkide bitmeyecek bu yolculuğu boyunca kendinle yüzleşmeye devam edecektir. Hedef erişilemez ya da hayali de olsa yolcu hedefine ulaşmak için gerçekten ölene kadar attığı her adımda hep daha iyi olacaktır.

7- Bu işin anahtarı hep gözümüzün önünde mi yoksa?

Ölmek ve yeniden doğmak pek çok inancın içerisinde ortada duruyor. Ancak biz bunu yanlış anlıyor ya da hiç anlamıyor olabilir miyiz? Belki de, inanç sistemlerinin aslında ne anlatmak istediklerini ortaya çıkarmayı hedefleyen öğretiler gerçeği bulmanın yolunu biliyordur. Serdar Öktem bu konuda şöyle demiş: "Mısır inisiyasyonu, Pisagor inisiyasyonu, Kabala, Tasavvuf, Bektaşilik, Gül Haç Cemiyeti, Masonluk vb. bize ölümlerimiz arasında ölüme doğru giden yolda yaşarken edinmemiz gereken deneyimin anahtarlarını veriyor olabilirler mi? Yani bütün bu kurumlar ölmeden ölmenin yolunu bize öğretiyor ve tarihin çok derinliklerinden gelen bir ana bilgiyi zihnimize nakşediyor olabilir mi acaba? Ruhumuzu ışığa giden yolda eğitmemiz için gereken sabrı, basireti, itidali, aklın kuvvetini bize sembollerle mi veriyorlar dersiniz?"(4). Bazen detaylarda kaybolur insan. Ancak biraz geriye çekilip tüm içeriği birlikte değerlendirme imkanı bulduğunuzda hep gözünüzün önünde duran yalın gerçeği bulabilirsiniz.

Yarın yeni bir yaşama uyanmanız ve aydınlık için çıktığınız yolculukta kaybolmamanız dileğiyle.



Dipnot:
(1) Berk Yüksel, Ezoterik İnisiasyon, 09.07.2007, http://blog.milliyet.com.tr
(2) Kurthan Savaşçın, Ezoterik Öğretilerde İkinciler, 01.06.2015,  http://savascin.com
(3) Korkut Keskiner, Ölmeden Önce Ölmek, 22.03.2016, http://www.felsefetasi.org
(4) Serdar Öktem, Ölüm, 23.03.2017, http://www.felsefetasi.org

3 Nisan 2017 Pazartesi

Hedef Neden Önemlidir


Tuvaletlerde pisuvara eklenen kara sinek resmi etrafı kirletmemeye yardımcı olur malumunuz. Aslında erkeğe hedef göstermektir o küçük sinek. Sineksiz pisuvarda nereye nişan alacağına karar vermek güçtür. Çeşitli farklı tasarımlardaki pisuvarlar eğer doğru açı ile nişan alınmadığında istenmeyen sıçramalara ve kirlenmelere neden olabilirler. Bu nedenle küçük bir sinek bu defa mide bulanmasına değil aksine önlenmesine neden olur.

Büyük ihtimalle avcı-toplayıcı dönemimizde hedeflere odaklanan erkek atalarımız daha iyi avlar yaptılar. Bunun sonucunda kabileye elleri dolu dönen erkek üyeler dişilerin daha çok dikkatini çekmiş olmalılar. Böylece hedef gözeten ve bu hedefleri vurmada başarılı olan erkeler nesillerini diğerlerine göre daha kolay devam ettirmiş olabilirler. Nesilden nesile aktarılan ve giderek güçlenen bu özellik günümüzde artık çoktan avcı-toplayıcı yaşam sitilinden vazgeçmiş olsak da hayatımızı etkiliyor.

Popüler kişisel gelişim önerileri ile dolu olan kitaplarda genellikle bahsedilen konulardan biri de bir hedefe odaklanmak üzerinedir. Örneğin, "Hayatta başarılı olmak için, ulaşılması güç bir hedef belirleyin, daha sonra da hayatınız boyunca o hedefe ulaşmak için çaba gösterin" gibi. Bir insanın başarılı olması beyninde çeşitli kimyasalların salgılanmasına neden olur. Beyin başarıyı ödüllendirir. Kendini mutlu eder. Bu durum bir tür madde bağımlılığına neden olabilir. Daha çok başarı elde etmek ve daha çok ödül peşinde koşmak dayanılmaz bir istek haline gelebilir. Ancak tüm madde bağımlılıklarında olduğu gibi zamanla beyinde üretilen madde miktarının aynı kalması, elde edilen mutluluğun azalmasına neden olur. İstenilen mutluluk derecesine erişememek de genellikle bunalıma ve endişeye neden olur.

Hedefler koymak ve onları gerçekleştirmek önemlidir elbet. ancak en az bunun kadar kendini gerçekleştirmek de önemlidir. Daha iyi bir insan olabilmek için çabalamak kendini mükemmelleştirmek için elinden geleni yapmak ve benliğini yüceltmek bir insanın mutluluğunun anahtarı olabilir. Üstelik bu yolculuğun en önemli özelliği ve keyfinin bitmemesinin yegane nedeni hedefin ütopik olmasında yatar. Ne kadar iyi olursanız olun daha iyi olmamanız için bir sınır bulunmamaktadır. Önemli olan bu yolda yolcu olmaktır. Yol hiç bitmese de.

Gördünüz mü, yalancı bir sinek bizi nereden nereye getirdi?


7 Mart 2017 Salı

Güçlü Olan Gücün Hepsini İster

Tarih boyunca, krallar büyük ölçüde güçlerini, sorgulanamaz ve daha yüce bir kuvvetten almışlardır. Bu yüzden, yaptıkları her türlü hareketin nedenine ilişkin sorgulamalara karşı verilecek cevap çok daha kolay olmuştur. Kimi zaman sorgulanmaları da mümkün olmamıştır tabi. Zaten gücü elinde tutanın gücünü daha büyük bir yerden alıyor olması kadar güven kırıcı bir durum olabilir mi? İşin özü sürüdeki Alfa erkeğin gücünün mutlaklığından geldiğinden sürüdekilerin kafalarının içerisinde oluşan durum sürünün başarısını artırmış olmalı ki, türden türe bu bir hayatta kalma avantajı olarak geçmiş olsun. Tabi farkındalık düzeyi sincabınkinden çok daha ileri olan modern insan söz konusu olunca durum biraz karışıklaşmıştır.

Söz konusu güç ve şiddet olunca, yılların Ana Tanrıçası (Kibele ya da Sibel, hatta Hintli haliyle Şiva (1) diyelim, hatta belki de Mısırlı İsis) da, tabutta attırılan rövaşata ile erkekleşivermiş ve "alfa" erkek krallar da ondan nasiplenmeye başlamışlardır. Kimi araştırmacılar "Kıble" kavramının da Kibele'den geldiğini ileri sürmektedir.

Krallar tarih boyunca genellikle kendi güçleri ile yetinmemiş, ek bir güvenliğe sığınmak ihtiyacını duymuşlardır. Bir tür geçmiş reasürans fikri olarak görebiliriz bu durumu.

Örneğin Makedonya'dan kalkıp, Anadoluyu ele geçirdikten sonra Pers İmparatorluğunu yıkan, durmayıp Afrikayı da zapteden Büyük İskender için, ünlü bir kahinin Zeus'un oğlu olduğunu söylemesi, Mısır'da Amon tapınağında tanrı Amon ile görüştüğüne ilişkin söylentiler çıkması, rastlantısal değildir. Temsilciliği az görüp, tanrılaşmaya çalıştığı için Yunan ve Makedon insanları tarafından alaya alınınca, kendisine bir nebze çeki düzen vermiştir. Ancak vazgeçmeyip, aynı şeyi tekrar, tekrar dile getirse insanların kendisine inanabilecekleri gerçeğini gözden kaçırmış olmalı. Kendisinden sonra gelen pek çok yönetici ise bu yöntemi kullanmayı zamanla öğrenmiştir.

Örnek gayet açıktır. Kralın, tanrının temsilcisi olduğu konusunda toplumdan bir itiraz gelmesi kolay değildir. Yalnız, bizzat tanrı olduğunu söylediğinde itirazlar gelebilmektedir. Ancak, kimi toplumlar, kimi şartlar altında tanrısallaşan öğreti liderlerine genellikle de öldükten sonra tanrıya dönüştükleri için fazla ses çıkartamamışlardır.

Gotama Buda Hindistan'da "uyanış" yaşayıp öğretisini insanlara anlatmış ve zaman içerisinde takipçilerinin gözünde bir tanrıya dönüşmüştür. Kendisi büyük kitlelere hükmeden bir lider olmadığından, öğretisini anlatmak dışında, tanrı olma iddiasında bulunmamıştır.


Eski Mısır'da ise durum tamamen farklıdır. Krallar genel kabul edişin de etkisiyle, zaten tanrılardan gelen evlatlardır. Dolayısıyla tanrılardır. Ancak çok tanrının bir arada olması sorun teşkil etmezken, içlerinden birinin diğerlerinden ayrılıp, en güçlü ve tek tanrıya dönüşmesi gibi radikal bir değişikliğe öncelikle ruhani teşkilat bir karşı devrimle cevap vermiştir. Tek tanrı fikrinin ilk kez ortaya çıktığı dönem Akeneton'un firavun olduğu Milattan Önce 14. yüzyılın başlarına rastlar. Gerçi öldükten sonra Amon rahipleri kendisine ilişkin tüm bilgileri ortadan kaldırmaya çalışmışlar ve 10 yaşında firavun olan Tuthankhamon eski çok tanrılı dine dönmüş ancak yine de Hz. Musa'nın öğretiyi benimseyip, takipçilerine aktarmasıyla tek tanrılı dinler halk arasında eskisine göre daha büyük bir çoğunlukla kabul görmüştür.

Tek tanrılı dinler, deklare ettikleri amaçları olan iyilik, huzur, kardeşlik gibi unsurları evrenselleşmedikleri ve genel kabul görmedikleri için pek gerçekleştirememişlerdir. Hatta tam tersine kutsal amaçları için karşı olanlara savaşlar açmışlardır. Din savaşları, kimi zaman mezhep savaşlarına dönüşmüş ve bu defa aynı dini kabul eden taraflar, birbirlerini yok etmeye çabalamıştır. Sonuç itibariyle, tarih boyunca böyle anlaşmazlıklar yüzünden çok acı çekilmiştir.

İşin aslı, yönetim erkini ve gücü ele geçirmektir. Bunun için inanç kullanıldığında, inancın ve ilahın öğretisinin tam tersi bir durum oluşmaktadır. Laik tercih bu nedenle ortaya çıkmıştır. Dinin güç erkinin oyuncağı olması önlenmeye çalışılmış ve bu sayede bir kişinin değil de, geniş insan kitlelerinin katılımıyla, birlikte yönetim daha kabul edilebilir bir hal almıştır.

Ancak, insanın yazılımı derinlerde duran "alfa erkek" doğallığını korumaktadır. Bu nedenle insanlık tarihi boyunca edinilen deneyim ve ortak akıl, zaman zaman kısa devre yapıp, fabrika ayarlarına dönme eğilimindedir. İnsan, hazır olduğu bir anda, bu durumu aşmak zorunda kalacaktır. Ancak bu yarın mı olur, 10 bin yıl sonra mı bilmek zor.

Yine de birey olarak her zaman ne tarafta olduğunuza karar vermek elinizdedir. İlkel tarafınız çekiştirip dursa da ona direnip gelişmiş kısmınızı yüceltirseniz daha iyi bir tercih olabilir. Yol uzun olabilir ama duranların geride kaldığı bir yolda, arkadan gelenlerin üzerinizden geçip gitmekten başka şansları olmayabilir.



Dipnot:
1) Bazı görüşlere göre Şiva Tanrı'nın üçüncü biçimi/yüzü, Trimurti'nin (Hint Teslisi) bir parçasıdır. Trimurti'de, Brahma yaratıcı, Vişnu koruyucu, Şiva ise yok edicidir. Her ne kadar yok etmeyi temsil etse de, olumlu bir güç olarak görülür (Kötülüğün Yok Edicisi). Bkz.

8 Şubat 2017 Çarşamba

Hiç

Neyzen Tevfik ve Nietzsche
İnsan varlığının evrende bir amacı olmayabileceği ihtimalini düşünün. İnsanda endişe yaratan bir düşünce değil mi? Dünyada yaşayan 7 milyar insanın bir varlık amacı olmayabilir mi? Ortaya çıkarttığımız eserler, uygarlığımız, uğruna ölümü bile göze alacağımız pek çok konu aslında boş şeylerden mi ibaret?

Güneş sistemimizde dolanan büyükçe bir asteroid yörüngesinden çıkıp da dünyayı üzerinde canlı yaşayamaz bir hale getirse ve yok olsak. Bu durum evrende ne gibi bir değişikliğe yol açar? "Hiç" öyle değil mi?

O halde tüm insanlığı bir yana koyduğumuzda kendi bireysel yaşantımızın amacı ne olabilir? Çin'de fakir bir sanayi kenti civarında doğsak, ömrümüz boyunca 3 metrekare bir iş yerinde biteviye çalışıp fakir doğduğumuz gibi, fakir ölmek mi? Miami de bir multi milyarderin çocuğu olarak dünyaya gelsek ve hayatımız boyunca zevk peşinde koşmaktan başka bir şey yapmaya ihtiyaç duymadan yaşayıp, dünyaya doyamadan ölmek mi?

İşte bizim yakın tarihimizden bir örnek:

Neyzen Tevfik
Sadrazam Talat Paşa, sevdiği ve perişan halinden üzüntü duyduğu Neyzen Tevfik'e devlet dairelerinin birinde katiplik önerir. Neyzen Tevfik: "Katip olacağım da, ne olacak?" diye sorar. Bu soru üzerine şaşıran Talat Paşa, memurluk katlarını alttan üste sıralar: "Önce şu, sonra bu..."
Neyzen'in hala hoşnut olmadığını sezince de, şöyle sürdürür: "Daha sonra vekil, nazır, kim bilir belki de sadrazam... "Neyzen'in yanıtı yine bir soru olur: "Ya sonra?"
Talat Paşa, bir an duraksar, "sonrası" padişahlıktır çünkü. İster istemez: "Hiç!" der. Bu yanıt karşısında Neyzen Tevfik güler ve şöyle der: "Ben bugün de "hiç"im! Sonu "hiç" olduktan sonra, onca zahmete katlanmaya ne gerek var?"

Hiçlikten hiçliğe bir yolculuğa, yaşamak mı diyoruz? Yoksa, Neyzen Tevfik gibi özel bir konumda durup, hayatı farklı bir pencereden mi görüyoruz? Belki de, o boşluğu ömrümüz boyunca kendimizce anlamlı uğraşlarla doldurup eserler veriyoruz. Kendimize hikayeler anlatıp, sonra onlara kendimiz inanıyoruz.

Gerçekten, ne istediğimizi biliyor muyuz? Şöyle bir dünyada yaptıklarımıza bakın. İnsanlık tarihi yapmaktan çok yıkmak üzerine yazılmamış mı? İçinde yaşamak için muhtaç olduğumuz çevreye yaptıklarımızı bir düşünün. Birbirimize yaptıklarımızı düşünün. İnsan ne istiyor?

Delphi'deki tapınağın duvarında yazan "Kendini Bil" sözü acaba Yuval Noah Harari'inin Sapiens isimli kitabında bahsettiği gibi "ortalama insanın kendisiyle ilgili cahil olduğu ve gerçek mutluluğu da bilemeyeceği" (s. 384) anlamına mı gelmektedir?

Yaşama anlamı biz katarız. Friedrich Nietzsche “If you know the why, you can live any how.” "Yaşamak için bir sebebiniz varsa, her şeyle baş edebilirsiniz" demiştir. O nedeni ortaya çıkartmak yine bizim elimizde.

Büyük patlama olmadan hemen önce ne vardı? Hiç...

Hıyar Kokusu (küçük hikaye)

Yazın en sıcak zamanı. Temmuz devrilip, Ağustos yönetimi ele almış. Evin içi direkt güneş aldığından "yanıyür". Telaşla FT8 yapan ...