Bu aralar "Kavanozdaki Beyin" benzetmesi aklıma çok geliyor. Hepimiz aslında dünyadan olabildiğince yalıtılmış birer beyiniz. Bir takım duyu organlarından aldığımız elektrik sinyalleri ile yeniden oluşturduğumuz bir simülasyon içerisinde yüzüp gidiyoruz. Kimimiz normal boyutlarda, kimimiz de belki normal boyutta ama işlevi küçük kalıyor.
Düşündükçe bana daha acayip geliyor bu durum. İnsan söz konusu olunca 50 - 100 kiloluk bir bedende yaşayan, yürüyen, konuşan, gülen, üreten, tüketen, seven, nefret eden bir sistem geliyor aklıma (ne yapalım bu kadar hayal gücü var). Ancak beyin çıkarılınca bu sistemden geride anlamlı bir şey kalmıyor. Et ve kemik yığınına dönüşüyor.
"Kavanozdaki beyin" (brain in a vat) düşünce deneyi, modern formda Amerikalı filozof Gilbert Harman tarafından 1973 yılında ortaya atılmış. Aslına bakarsanız bu yaklaşım felsefe tarihinden hatırlayabileceğiniz René Descartes’ın ünlü "Kötü Cin" (Evil Demon) argümanının teknolojik bir güncellemesi gibi.
Kötü Cin, bugünkü bilimkurgu filmlerindeki (Matrix gibi) bizi simülasyonda tutan "kötü yapay zeka" veya "çılgın bilim insanı" figürünün 17. yüzyıldaki felsefi atasıdır. Biraz şüpheci olan Descartes (Dekart deriz aslında) bu fikre kapıldığında beyne ilişkin biraz daha fazla bilgisi olsaydı açık açık şişedeki cin yerine kavanozdaki beyin için birşeyler söyler miydi merak ediyorum.
Neyse 1973'te Harman, Descartes’ın "kötü cinini" bir laboratuvar ortamına taşıdı. Bir bilim insanının, bir beyni vücuttan ayırıp besleyici bir sıvı dolu kavanoza koyduğunu ve beynin sinir uçlarını süper bir bilgisayara bağlayarak ona sahte bir gerçeklik sinyali gönderdiğini hayal etti.
Aslında biraz yolu uzatmış. Beyin bir tür bilgisayar zaten. Yeri de su dolu bir kavanozdan pek farklı değil. Ne çıkartıyorsun yerinden? Dursun işte. Hayır madem düşünce deneyi çıkarayım oradan da bilim gibi görünsün diye mi düşündü bilmem. Sahte gerçeklik sinyali için beynin içine ulaşan bir ara birim düşünmek Yılan Musk'a kalmazdı fena mı?
Bu argümanı felsefi olarak en derinlemesine inceleyen ve popüler hale getiren kişi Hilary Putnam oldu. Putnam, Reason, Truth and History kitabında bu deneyi "bilginin ve gerçekliğin doğasını" sorgulamak için kullandı.
Ne zaman aklıma gelse herkes her şeyi tam olarak benim algıladığım gibi mi algılıyor diye aklımdan geçer. Temelde birbirimize çok yakın yapıda olmamızdan dolayı bu sorumun cevabı büyük ihtimalle evet. Yine de beynin kafatası içerisinde durup duruyor. Quantum fiziği kurallarına uyarak göze gelen bir fotonu hücrelerde absorbe etmesi değişik. Ardından gözdeki hücrelerden bir veri sinyaliyle beyne uzanan kısa veri yolundan alıp, yorumlayıp gerçekliği yeniden oluşturması fikri kafa patlatıcı geliyor. Yine şu anda klavyenin ışıklı tuşlarına vurup duran parmaklarımın aslında atomik ölçekte hiç bir zaman o tuşlara dokunamadığı ama benim parmaklarımın klavye üzerinde pıt pıt dolaşırken hiç de öyle hissetmediğim (dokunuyorum işte ya) gerçeğinin de bir hayal mi olduğu düşüncesi çok can sıkıcı.
Çevremde arkadaşlarımla bir ortamda sohbet ederken hepsinin aslında birer kavanozda yaşayan beyin olduğunu hayal etmek ise bana komik geliyor. İyi de zaten gerçek böyle değil mi? Belki evet, belki hayır. Konunun güzel ve akıl serinletici yanı da bu işte.
Belki de ben, sizin kavanozdaki beyninizin bir hayaliyim. :)





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder