14 Ağustos 2026 Cuma

Yolculuk ve Yolcu


İnsan kendini benzersiz bir mucize sanır. Dünyada tek ve özgün olan kendisidir. Narsistliğin tepe noktası gibi görünse de adeta tüm evren onu buna inandırmak için didinmektedir. Senden bir tane daha yok bu koca evrende. Seni kendini beğenmiş toz tanesi seni. Ama gerçek bu işte. Bu toz tanesinden bir tane daha yok ve sen yok olduğunda da bir daha var olmayacaksın. Ama elde olanla ortaya çıkacak yeni bir şeyler hep olacak.

Yeni doğmuşsun... Gözlerini aydınlığa açan, saf, lekesiz ve bağımsız bir zavallısın... Hayatın kölesisin. Uygarlık diğer yanda, üzerine binlerce kez yazılıp silinmiş, ancak eski harflerin izi derine işlemiş bir parşömenden çok binlerce yıllık eskilerinin üzerine yeniden ve yeniden inşaa edilmiş Ankara gibiydi.

Esem, bunu ilk kez parmak uçlarında hissetti.

Yirmi üç yaşındaydı. Masanın cilalı ahşap kaplamasına sanki başkasının elleri gibi vururken tuttuğu ritim, hiç görmediği mekanik bir düz telgraf maniplesinin tıkırtılarını andırırdı. Bazen hiç gitmediği kuzey fiyortlarının buzlu rüzgârı genzini yakar, geceleri rüyasında adını dahi bilmediği bir yangının dumanıyla boğulurdu. İnsanlar buna "deja vu", "genetik yatkınlık" ya da "zihnin oyunu" derdi. Oysa gerçek, biyolojinin en kusursuz ve en acımasız kamuflajıydı.

Fakat Esem’in bedeninde taşıdığı en ağır yabancı yük, bu gölgeli hatıralar değil; babası Kerem’e karşı duyduğu o açıklanamaz, kemirici nefretti.

Tarihin en eski ve en kanlı savaşı cephelerde değil, aynı kanı taşıyan iki erkeğin göz göze geldiği o dar koridorlarda verilirdi. Aralarındaki gerilim basit bir kuşak çatışması değildi; görünmez bir fay hattının her gün biraz daha gerilmesi gibiydi. Annesine kabaca seslenerek "su getir" deyişi, bir fikri savunurken çenesini dikleştirmesi, dünyayı küçümseyen o soğuk ve mesafeli tebessümü... Esem, babasının her bir jestinde delirtici bir öfke bulur, hayatını tek bir gaye üzerine kurardı: Ona benzememek.

"Sen hayatı bildiğini sanıyorsun," derdi Kerem, sesinde taş gibi ağır bir bıkkınlıkla. "Ama sadece benim geçtiğim yollarda bıraktığım tozları soluyorsun. Yola devam etmeli, geçmişi arkada bırakmalısın." Esem boşverip dinlemez, "ben kendi yolumu bulurum" derdi. Yıllar sonra bunların aynı şey olduğunu anlayacaktı belki de.

Esem öfkesini içine atar, yalnız kaldığı anlarda dünyasına çekilir ve gözlerinden yaşlar süzülürken sadece aklından "Ben sana benzetilebilecek en uzak akrabanım! Senin hatalarının, o kaskatı ve duygusuz dünyanın bir parçası olmayacağım. Ben kendimim!" Yıllar sonra, babasının notlarını karıştırırken işyerinde patronundan zorbalık gördüğünde tuvalette ağladığını anlatan satırlar ise aklını karıştırmıştı.

Oğullar, babalarının gölgesinden kaçmak için kendi derilerini yüzercesine bir yabancılaşma inşa eder; babalar ise oğullarının gözlerindeki o küstah direnişte kendi gençliklerinin affedemedikleri kibirlerini görürdü. Esem babasından uzaklaştıkça özgürleşeceğini sanıyordu. Oysa öksürdüğünde bile, dikkat kesilince babasını duyardı.

İnsanın ömrü kısadır. Yaşarken hiç ölmeyecek gibi hissetse de kısa. Bir gün Kerem aniden kötüleştiğinde annesi onu eve çağırdı. Haline bakılırsa yürümekte bile zorlanan Kerem için çağırdıkları sağlık ekibi durumunu değerlendirdikten sonra pek de yaşlı olmayan Kerem'i hastaneye kaldırdı.

Hastane odasında doktorların tüm çabalarına karşın Kerem’in nabzı monitörde düz bir çizgiye dönüştüğü anda Esem beklediği o hafifliği ya da zafer sarhoşluğunu bulamadı. Hastane yatağında hareketsiz yatan adamın yüzünde bir zafer ya da teslimiyet değil sonsuz bir tükenmişlik vardı. Kerem son nefesini verirken Esem göğsünde fiziksel bir yırtılma hissetti; sanki görünmez bir halat kopmuş ve doğrudan kendi kaburgalarının arasına bağlanmıştı.

Tam o saniyede, odanın penceresinden aşağıdaki doğumhane katından yükselen yeni bir bebeğin ağlaması yankılandı. Bu bir doğum çığlığı değildi. Adeta devam etmek üzere gelen yeni bir yolcunun huzursuz "başlayalım artık" sabırsızlığıydı.

Dünyaya gelen yeni biri ama insanlık eskiydi. İnsan bilinci doğumla sıfırdan alevlenen bir kıvılcımdı. Hiçbir şey hatırlamıyor gibiydi. Oysa birikimleriyle insanlık çağlar boyu odadan odaya taşınan tek ve kesintisiz bir ateşti. Bir beden yok olsa da onun çocukları farkında olmadan onunla birlikte yaşıyorlardı. Entropi ve ölüme karşı doğanın bulduğu müthiş bir çözüm.

Esem eve döndüğünde banyonun buğulu aynasına baktı. Parmaklarıyla camı sildiğinde, aynadaki yansıma tek bir kişiye ait değildi.

Göz bebeklerinin derinliğinde, yüzyıllar önce bir kıtlıkta gökyüzüne bakıp yağmur dilemiş bir kadının çaresizliği vardı. Çenesinin sert kavisinde, bilmediği bir savaşta korkudan titreyerek kılıç tutmuş bir askerin seğirmesi gizliydi. Alnındaki o derin çizgide ve öfkelendiğinde istemsizce kısılan sol gözünde ise birkaç saat önce ölen babası duruyordu.

Parmakları banyonun mermer tezgahına aynı ritimle vurdu: Tık. Tı. Tık.

Zihnindeki tüm kilitler parçalandı ve bilincin kesintisiz ipliği geçmişin sislerini araladı.

Esem dehşet ve hayret içinde anladı: Babası başka bir insan değildi.

Masanın karşısında oturan, fikirlerine öfke kustuğu, tavırlarına katlanamadığı o adam; aslında kendi bilincinin bir önceki yeniden doğumuydu. Yıllarca babasında sevmediği o katılık, kibir ve duygusuzluk, dışarıdan gelen bir yabancının kusurları değildi; nesiller boyu biriktirdiği ve bir türlü temizleyemediği kendi geçmişinin tortularıydı.

Babası ona kızarken, kendi eski hatalarını yeni bir bedende tekrar gördüğü için çıldırıyordu. Esem ise babasından nefret ederken, aslında bir önceki yaşamında bıraktığı, affedemediği kendi benliğinden iğreniyordu. Baba ile oğul arasındaki o ebedi savaş, iki ayrı insanın kavgası değil; zamana yayılmış tek bir bilincin kendi kendisiyle ettiği bir iç savaştı.

Aynadaki yansımasına bakarken gözlerinden süzülen yaşlar hem bir oğlun çaresizliği hem de bir babanın pişmanlığıydı. Aynaya doğru usulca fısıldadı:

"Yıllarca senden nefret ettiğimi sanmıştım... Meğer sadece kendimi affedememişim."

Yıllar sonra Esem, yeni doğan bebeğini kucağına aldı. Kundaktaki ufak beden, henüz dünyaya alışamamış minik gözleriyle ona baktı. Bebek bir anlığına kaşlarını çattı; Esemin işaret parmağını sıkıca kavradı, işaret parmağı, Esem’in parmağına o kadim telgraf ritmiyle hafifçe vurdu: Tık. Tı. Tık.

Bakışları kilitlendiğinde, iki çift gözün ardındaki yüzlerce yıllık nehir birbirini tanıdı. Artık öfke yoktu; yalnızca anlaşılmış bir döngünün huzuru vardı. Bebek Esem'in gözlerine kilitlenip neşeyle gülümsedi.

Esem usulca eğildi, bebeğin kulağına: "Yine geldin demek. Kaldığımız yerden devam edelim. Hoşgeldim."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yolculuk ve Yolcu

İnsan kendini benzersiz bir mucize sanır. Dünyada tek ve özgün olan kendisidir. Narsistliğin tepe noktası gibi görünse de adeta tüm evren on...