9 Eylül 2008 Salı

CERN Deneyi Evrenin Sonu Mu Olacak?

Az önce haber bültenlerin izlerken CERN'in dev parçacık hızlandırıcısında Büyük Patlama'nın deneneneceğini duyunca 9 yaşındaki kızım biraz endişelendi ama "merak etme birşey olmaz" diye geveledim.
Aslında bir sürü yapay gündemimiz varken böyle önemli bilimsel gelişmelerin duyuruluyor olmasına "şaşırmadım" desem yalan olur.
Biraz araştırdım, nedir diye Cern'in basın bültenlerine ulaştım. Özetle: Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı Large Hadron Collider (LHC) ile daha önce denenememiş olan pek çok şey artık mümkün olacak. Buna büyük patlamanın nasıl oluştuğuna dair fikir edinebilmek için gerçekleştirilecek olan deney de dahil. CERN Genel Müdürü Robert Aymar sistemin güvenli, her türlü söylentinin de kurgudan ibaret olduğunu belirtmiş. Ayrıntılarını burada bulabilirsiniz. Fotoğraftakiler ise bu dev parçacık hızlandırıcıyı ziyaret eden şanslılar.
Neymiş efendim? Yarın gerçekleştirilecek olan deney ile yeni bir büyük patlama yaratıp kendimizi yok etmeyecekmişiz! Zaten kendimizi içinde yaşadığımız çevreye yaptıklarımızla yavaş yavaş ve bilinçsizce yok ediyoruz. Bilim adamları, hele fizikçiler göreli olarak diğer insanlara göre ne yaptığını bilir olduklarından yarın sıradan bir gün olacak.
CERN'den elde edilen son derece değerli bilgiler ise diğer 20 üye ülkeden biri olmadığımız için bize ne derece yarayacak onu da hep birlikte göreceğiz...
Aman canım, CERN, mern bize ne, açıp Acun Ilıcalı'nın sunduğu "Var Mısın, Yok Musun?" yarışmasını izleyelim. Öyle, yarın var mıyız, yok muyuz, ya da "ne olacak bu ülkenin hali?" türünden şeyler düşünmeye gerek yok.
Vur patlasın, davulcular bahşiş kazansın ...
Unutmadan CERN deneyi yüzünden patlamayız belki ama Türkiye gündemi nedeniyle sıkıntıdan patlayabiliriz, dikkatli olmak lazım.
Sağlıcakla kalın... Güncelleme (10.09.2008): Aslında bu gün sadece parçacıkları hızlandırmaya başlıyorlarmış. Çarpışma ise 1-1,5 ay sonra gerçekleşecekmiş. Oluşacak olan mini kara delikler ise hemen yok olacakmış. Enerji miktarı küçük olduğundan endişelenecek birşey yokmuş... Kaynak.

8 Eylül 2008 Pazartesi

Bilişim Sevenler Derneği

Bir gün Bahçelievler 1. caddede yürüyordum. Bir anda Deneme Lisesinin (lisem) yanındaki apartmanın altındaki dükkanın, granit kaplamasının üzerinde yazanlar tüylerimi diken diken etti. "Bilişim Sevenler Derneği" Ya kapalıydı ya da sıkı sıkıya kapatılmış jaluzilerin ardında birileri çok fena şekilde bilişimi seviyordu. Bir koşu eve dönüp fotoğraf makinemi aldım ve bu durumu fotoğrafladım. Bu güne kadar da bende durdu.
2008'in nisan ayında çekmişim fotoğrafı. Peki ne oldu da buraya koydum? Bu gün aynı binanın önünden geçerken bir de baktım ki dükkan boş duruyor. İçimi bir hüzün kapladı. Nasıl üzülmem? Kamu yararına faaliyet gösteren bir dernek daha kapanmıştı. İçerideki bilgisayarlar, tamir malzemeleri, yeşil çuhalı masalar toplanıp gitmişlerdi. Artık bilişimi sevecek bir dernek olmadığına göre şimdi ne olacak diye içim içimi yiyor. Umarım meydana gelen sivil toplum boşluğu kısa sürede kapatılır. Ülkemin yaratıcı, cin fikirli, araştırmacı insanını seviyorum. Kalın sağlıcakla.
Güncelleme: Az önce (09.09.2008) berberim ile konuşuyordum. Derneğin kapanmadığını, sadece Anıttepe'de biryere taşındıklarını söyledi, içim rahatladı.
Posted by Picasa

7 Eylül 2008 Pazar

Ramazan Davulcusu Spamci Mi?

Ramazan'ın ilk gecesiydi. Ağustos sıcağından bunalmaktan dolayı pencereler açık vaziyette yatmaktayken, uykunun derinliklerinden birşeyler beni dünyamıza, sıcak yatak odamıza fırlattı. Sanki birşeyden kaçar gibi doppler efektiyle bir tangırtı geçiyordu. Dan dan dan dan dan dan dan dan dan dan dan...... Uyku sersemliğiyle "ne oluyor ya... Gene tıs-çak birileri mi geçiyor ana caddeden?" diye düşünürken "haaa Ramazan" şeklinde olayı idrak ettim. Daha bir hafta geçmeden sokak kapısının altından fırlatılıp yerlere saçılmış vaziyette yukarıda gördüğünüz ilan ile karşılaştım. Derhal tarayıp, komik resimler klasörüme attım atmasına ama rahat edemedim, bu olaydan blogumda da bahsedeyim dedim. Hani sunucunuza spam (istenmeyen ileti) koruyucu için birkaç önlem koyarsınız da, arada bir iki mail kaçar, bu da ona benzer bir durum oluşturmuş sanırım. Posta kutularımız apartman içerisinde olduğu ve yemek kokusu nedeniyle apartman kapımız açık bulunmadığı için yukarıdaki ilanlar posta kutularımıza ulaşamamıştı. Özetle "HER SENE BURAYI ÇALIYORUM" "ÜCRETİ BANA VERİN" "KAPIYA GELENDEN BELGE İSTEYİN" diyor. Adamlar haklı, son derece önemli bir görevi yerine getiriyor. Öncelikle bir mahalleyi falan değil neredeyse orta irilikte bir avrupa şehri boyutlarındaki Bahçelievler - Emek çevresini sahura kaldırıyorlar. Doğal olarak, yetişebilmek için bir kamyonetin arkasına davul, tokmak, davulcu triosunu atıp yangından mal kaçırır gibi dan dan dan dan dan dan dan (doppler effect).... İşin komik yanı, bu eski günlerden kalma bir adetin devamı olarak deklare edilip yapılıyor. Sanki eskiden bu iş böyle yapılıyormuş gibi. Eskiden yapılan hali nasıldı peki? Davulcular, hem çalar, hem maniler söyler, hem de belli bir mahalle sınırı dışına çıkmadan ayak üstünde dolaşırlardı. Şimdikiler ne yapar? Kamyonetin arkasına atlar dan dan dan dan dan... Ritim, melodi hak getire. E be, kardeşim böyle yaparsanız beni istediğim saatte uyandıran 5 YTL'lik Çin malı alarmlı saat sizden daha iyi değil mi? Hatta bakarsınız bir iki seneye yerinizi Çinli davulcular almış.... Siz bizim kapıya gelip ücretinizi isteyeceksiniz değil mi? İsteyin bakalım.... En azından, dan dan da, dan dan diye çalmayana benim verecek davulcu ücretim, bahşişim yok. Aynen dediğiniz gibi, davul ücretini kimseye vermeyeceğim, siz dahil hiç merak etmeyin! "Kimden izin aldıysanız, gidin ücretinizi de ondan alın..." Diyecektim demesine ama öyle de yapmayın en iyisi, yoksa döner dolaşır bir şekilde o para cebimizden alınır. :) Belediyeler yakında ramazan davulcuları için ihaleye çıkarlarsa şaşırmam. Ama ihaleyi Çinliler alırsa şaşırırım işte. Kalın sağlıcakla.

3 Eylül 2008 Çarşamba

Aaaa alan adım oldu!

Akşam işten çıkmak üzereydim. Bloğumu uzun süreden beri üzerinde tuttuğum blog servisim olan blogspot'un direkt olarak bir kişisel alan adı altında görüntülenebildiği aklıma geldi. Blogspotta ayarları karıştırırken Google'ın işi daha da ilerletmiş olduğunu ve blogspot üzerinden alan adı alıp, direkt olarak blogspottaki bloglarımı kendi alan adım altından (http://burcakcubukcu.com gibi) yayınlayabileceğimi farkettim. 5-6 dakika içinde 10 USD karşılığında alan adımı aldım ve işten çıktığımda saat 18:05 civarındaydı. Eve döndüğümde ise son bir iki ayarı da hallediverdim. Kendi alan adıma bağlı mail servisim, web sayfam olmuştu. Yıllardır antrak.org.tr adresinde tuttuğum ama bir türlü güncel tutamadığım web sayfalarıma da bir yönlendirme yapınca http://www.antrak.org.tr/~ta2ee adresindeki sayfalarım da yeni alan adıma yani http://burcakcubukcu.com adresine yönlenmiş oldu. Bu kadar kolay yapılabileceğini aklımın ucundan bile geçirmezdim. Google ve çalışanlarına saygım bir derece daha arttı. Sizin de blogspot üzerinde bir blogunuz varsa bence bir alan adı altına alıp kullanmayı düşünseniz hiç fena olmaz... Kalın sağlıcakla.

30 Ağustos 2008 Cumartesi

30 Ağustos Zafer Bayramınız Kutlu Olsun

Öğrenim hayatım boyunca tarihi hiç sevmedim. Zaten ezberim de zayıf olduğundan bir türlü dökme bilgileri özümseyememişimdir. İngilizlerin güdümündeki Yunan askerlerinin Ankara'nın 60 kilometre kadar yakınına gelmiş olduklarını ve orada tepelendiklerini ise okul hayatım bitip de tarih ilgimi çekmeye başladıktan sonra anladım! Düşünsenize, az bir uğraş verse Yunanlılar Ankara'nın içine kadar gireceklermiş... Bu nedenle 30 Ağustos zafer bayramı gerçekten önemlidir. Bu bayrama neden olan zafer gerçekleşmemiş olsaydı şimdi ne durumda olurduk kim bilir? Hepimizin Zafer Bayramı kutlu olsun...

26 Ağustos 2008 Salı

Işınlama gerçek olsa!

Yetmişli yıllar. Tek kanallı televizyon yayınında Uzay Yolu dizisini bütün bir hafta bekledikten sonra soluk soluğa izlediğim zamanlar aklıma geldi. Dizide pek çok ilginç olay gerçekleşiyordu. Mesela hırrşşş diye aşılıp kapanan kapılar. Kibrit kutusu büyüklüğünde flip kapaklı telsiz cihazları. Fazer tabancaları. Işınlanma. Bazı aletler şimdiden hayatımıza girdi bile. Mesela kibrit kutusu kadar telsizler. Flip kapaklı telefonlar (tamam telefonun bu kadar küçülebileceği dizide yoktu ama flip kapak kesinlikle esinlenme nedeni olmuştur). Işınlanma meselesi hala gerçekleşmeyen bir konu. Hatta sonradan ortaya çıkan StarGate SG1 ve Atlantis dizilerinde bile olay dünya dışı akıllı canlıların teknolojisi olarak bilim kurguluğunu sürdürüyor. Gerçi bir iki kuantum ölçeğinde ışınlama başarısı elde edildi ve belki de daha büyük ölçekte materyallerin transferi bir gün gerçekleşebilir ama bu günden bakınca bir süre daha beklememiz gerekecek gibi görünüyor. Zaman zaman, "ışınlama mümkün olsaydı ne hoş olurdu" diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Düşünsenize, iş çıkışında kışın ortasında, dünyanın yazı yaşayan bir köşesinde deniz kenarında birkaç saat geçirip sonra da evinize dönüp yatıp uyumak mümkün olsa, şehirleşme ve kent yaşamı ile ilgili pek çok sorun ortadan kalkabilir. Ülke sınırları bir anda ortadan kalkabilir. Sabah Ege kıyılarındaki bir sahil kasabasındaki evinizde kahvaltınızı ettikten sonra Napoli'deki işimize ışınlanıp , öğle yemeğini Konya'da etli ekmekçide geçiştirip, Mısırda öğleden sonra toplantınızı yapıp, Kanarya adalarında denize girdikten sonra eve dönseniz İstanbul'da ya da Ankara'da yaşamak için bu kadar çaba harcar mıydınız? Sadece insanların mobilitesi değil, mal ve hizmetlerin mobilitesini düşünün. Dükkanınızda biten mallar için internetten siparişi vermeniz ve malların deponuza ulaşması ışık hızıyla gerçekleşse fena mı olur. Şüphesiz ekonomik düzen de köklü bir şekilde değişir böylece. Kara, deniz ve hava taşımacılığı diye birşey kalmaz. Ürünleri çok daha ucuza temin edebiliriz. Mallarımızı da çok daha kolay bir şekilde dünyanın istediğimiz yerine gönderebiliriz. İyi tarafları düşünmek keyifli oluyor da ya kötü amaçlarla kullanılırsa bu teknoloji? Evinize geliyorsunuz ve o da ne evin içindeki herşey ışınlanmış. Onu da geçtim ev yerinde yok!. Bir anda hayallerim yıkıldı. Tamam, ekmek bıçağıyla ekmek de kesilir insan da. Ama bu teknoloji ile yapılabilecek kötülüklerin de sınırı yok. Ekmek bıçaksız yapamadığımıza ve bu kadar bıçağı olması gerektiği gibi kullanmayı bir iki istisna dışında becerebildiğimize göre. Eskaza bu teknoloji gerçekleşirse onu da iyi yönde kullanmayı bir şekilde becerebiliriz diye kendimi avutarak bu yazıya son veriyorum. Kalın sağlıcakla.

Masadaki Arkadaşlarım Aslında Kavanozda Yaşayan Birer Beyin Mi?

Bu aralar "Kavanozdaki Beyin" benzetmesi aklıma çok geliyor. Hepimiz aslında dünyadan olabildiğince yalıtılmış birer beyiniz. Bir ...