3 Ekim 2013 Perşembe

Arayış Yolculuğu


Bazen hepimiz arayış içerisine gireriz. Tarihin yazılmadığı bir dönemde yaşamış bir adamın öyküsünü anlatacağım sizlere. Bir soru üzerine arayışa giren ve beklemediği bir yanıtı kendi düşünceleri içerisinde bulan bir adam. Onun bu arayış yolculuğuna, siz de eşlik etmek ister misiniz?
Yolun neredeyse yarısına gelmişti adam. Ayağındaki sandaletler artık parçalanmak üzere olduğundan adımları ister istemez yavaşlıyor ama merakı durmasını engelliyordu. Kurt kırması köpekleri de dillerini sarkıtmaya başlamış olsalar da yanından ayrılmıyorlardı. Yine de soluklanmak için, gördüğü yaban eriği ağacının altına oturdu. Elinin eriştiği daldan bir iki meyve kopartıp ağzına attı. Sert kabuklu meyveyi ağzında parçalarken yüzü buruştu. Neredeyse meyvenin kendisi kadar olan çekirdeğini tükürdü. Çantasından çıkardığı kuru balık parçalarını masum masum yüzüne bakan köpeklerine fırlattı. Bir yandan da yolculuğa çıkış nedenini düşünüyordu. Onu buraya kadar getiren o derin mağarada karşılaşabileceği korkunç canlılar hakkında anlatılan hikayeler içini ürpertti. Neyse ki köpekler dışarıda yırtıcılardan ve diğer kötü insanlardan onu korudukları gibi mağarada da eşlik edeceklerdi. Yere dayadığı sopasının tepesinden iki eli ile birden tutarken, kafasını da sopaya dayadı ve düşüncelere daldı.

Hayatı yollarda geçse de, zaman zaman kent devletlerinin koruyucu kalabalığına sığınırdı. Derme çatma da olsa kurulan pazarlarda yol boyunca bulduğu değerli taş, maden parçalarını ihtiyaçlarını almak için kullanırdı. Kimi zaman da kamp yeri çevresinde avladığı hayvanların postlarını ve tütsülenmiş kuru etlerini başka giyecek ve yiyecekler için değiş tokuşa ederdi. İnsanları fazlasıyla tehlikeli, köpeklerini ise çok daha güvenilir bulurdu. Zaten bu yüzden yalnızdı ya. Ancak bir gün deniz kenarındaki bir kent devletine yaptığı 3. ziyarette onunla karşılaştığında hayatının değişebileceğinden haberi bile yoktu.

Adam ellilerinde bir düşünürdü. Çevresindeki gençlere, hikayeler anlatıp, hayat dersleri veren bir öğretmen edası vardı. "Neden?" diyordu. "Neden biz varız? Tanrılar bizi neden ortaya çıkardılar? Başka işleri yoktu da, ne diye insanı yaptılar? Ya çevremizdeki diğer canlılar? Sadece eğlence olsun diye hayvanları, bitkileri bu kadar çok çeşitte yapmak tanrılar için bile sıkıcı değil mi? Şöyle bir saydım en az 50 çeşit hayvan türü var hemen şehrin yakın çevresinde." Düşünürü dinlerken, daldı adam, davudi sesi giderek boğuklaşmaya ve uzaklaşmaya başladı. Ama bir sözü hala kulaklarında yankılanıyordu. "Neden?" 

Dersten sonra kır uzun sakallı adama yaklaştı. "Neden sorusunun cevabını nasıl bulabilirim? diye sordu. Yabancı adamın bu beklenmedik merakı karşısında gözlerini şaşkın bir ifadeyle kocaman açtı düşünür. Yutkundu ve ardından, "Önce kendini bulmalısın" dedi. "Aradığın cevap da orada olacak". Adam düşünüre "Peki nasıl bulacağım?" diye sordu. "Bunu söylemek zor" dedi yaşlı adam. "Ancak aynı yere çıkan pek çok farklı yolu var. Herkes, farklı şekilde ulaşır "kendine", belki böyle bir deniz kenarında, yıllarca beni dinlemen gerekir, belki de dağlarda bir mağarada bulursun cevabını ama önce kendi içinde ara kendini".

Yıllarca bir yere bağlı kalmaktansa o dağdaki mağarayı yeğlemişti. Hem ne olacaktı ki, zaten dolaşıyordu, varsın bu defa hedefi bir dağın tepesindeki mağara olsun. Günler ve geceler süren yolculuğunda hep içinden "neden?" sorusunu geçirdi ve düşündü. Neden, "neden" diye düşünebiliyordu? Neden, diğerleri gibi yaşayıp gitmiyor ve mutlu olamıyordu. Hayat neydi? Sonra ne olacaktı? Tanrılar gibi sonsuz bir hayatı tadacak mıydı? Söylenceler gibi, yok olup gidecek miydi? Ölümsüzlüğün sırrı neydi? 

Yolda bir başka kent devletinin içinden geçerken, sarışın bir adam ve karısının yanlarında yürüyen küçük çocuğa takılmıştı gözü. Çocuk köpeklerini severken ana ve babasına olan benzerliği dikkatini çekmişti. Sanki ikisinin tüm özelliklerini taşıyordu küçük sevimli şey. O resim zaman zaman olduğu gibi yine gözünün önüne geldi. "Ben de annem ve babama benziyor muyum acaba?" diye bir an geçirdi içinden yerden doğrulduğu sırada.

Günler birbirini kovalamış ve hedefine varmıştı. Dağın tepesinde mağaranın girişini kontrol etti. Köpekler de huzursuzlanmadı. Anlaşılan, mağaranın yırtıcı sakinleri yoktu. Yağ meşalesini biraz uğraşarak da olsa taşlarını birbirine çarpa çarpa tutuşturmayı başardı. Mağara derinlere gidiyor, duvarlarında tutunmuş yarasalar onun ve köpeklerin varlığından rahatsız oldukça uçuşuyorlardı. O ise akan suyun sesini takip ederek mağaranın derinliklerinde ne olduğunu bilmediği değerli şeyi aramak için inmeyi sürdürdü. Uygun yeri bulup, bir ateş yaktı dinlenmek için. İçi ısınan köpekler neşeyle ateşin etrafında koşturup oynaşırlarken, elindeki meşaleyle su birikintisine yaklaştı. Tam uzanıp bir yudum içecekti ki, suyun içinden kendisine doğru yaklaşan silueti görüp irkildi. Sonra kendi yansımasını fark edip yeniden yaklaştı ve yüzünü incelemeye başladı. Anneme ve babama mı benziyorum? Sarışın küçük çocuk geldi. gözlerinin önüne. Anne ve babasının ruhları o çocuktu. Kendisi de anne ve babasının ruhunun birleşimi miydi? Hiç görmediği anne ve babasını içinde hissetti o an. Ardından diğer atalarını. "Demek sır buymuş" dedi bağırarak. "Demek sır buymuş!" Köpekler yorulup oturdukları yerden ayağa kalkıp ulumaya başladılar sahiplerine eşlik için. 

Adam sarsılmıştı. Ölümsüzlüğün sırrı, ataların özelliklerini taşıyan torunlarda yaşamasıydı. Yani çocuklar ölümsüz olmanın anahtarıydı. Neden, sorusu ile başlayan yolculuğu bu defa bir cevap ile son bulmuştu. 

Kalktı ve köpekleriyle birlikte dış dünyanın hüzünlü ve zorlu ortamına doğru yola çıktı. Ölümsüzlük için yolu onu nereye ve kime götürecekti kim bilir?

Haftalık Tekil Ziyaretçi

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *