11 Ocak 2009 Pazar

Ait olmak ve Aidat

Dün akşam üyesi bulunduğum sivil toplum kuruluşlarından en değer verdiklerimden biri olan Antrak'ın (Ankara Telsiz ve Radyo Amatörleri Derneği) genel kurulundaydım. 25 yıllık derneğimizin en zorlu ve birbirimizi anlamanın ve derdini anlatmanın en güç olduğu genel kurullardan birini yaşadık. Genel Kurulda yaşadıklarımızı anlatmanın yeri burası olmadığı için aklıma takılan bir konu üzerinde görüşlerimi yazmayı tercih ederek aidat aidiyet üzerinde durmak istiyorum. Genel kurulda aidat belirlemesine geldiğimizde aidat'ın aidiyet hissedebilmek anlamında bir anlamı olduğu için miktarının yeterli olması üzerinde duruldu. Bu beni düşünmeye ve ne olduğunu anlamak için araştırma yapmaya itti. Gerçekten Aidat nedir? Kelime kökeni itibariyle aidat ve aidiyet aynı arapça sözcükten geliyor. Peki bir dernek ile olan parasal ilişki, o derneğin bir üyesi gibi hissetmek için yeterli midir? Kimse kusura bakmasın ama ben bu düşünceyi aşırı materyalist buluyorum. Bir dernek ve onun üyeleri için hissedilen bağlılık ve adanmışlık gelip sonunda düzenli olarak ödenmesi gereken bir aidatla ilişkilendirilebilinir mi? Hele ki boş zamanlarımızı değerlendirmek için devam ederek başladığımız ancak yıllar boyu süren bir üyelik ilişkisi belli ki artık maddi bir boyutun ötesine geçmiştir. O halde aidiyet ile aidat arasındaki ilişkinin o kadar da önemi kalmamıştır. Aidiyet öyle birşeydir ki, bazı üyeler sizin arkanızdan küfür dahi etseler buna tolerans gösterebilirsiniz. Ancak toleransda da bir sınır olduğu unutulmamalıdır. Bunun üzerine hemen Mevlana'dan bir hikayeyi alıntı yapayım cuk oturur... Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş; "Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?" "Bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım." Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat patlatmış. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat vurmuş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış. Mevlana; "İşte sana istediğin örnekler.... - Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti. - İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, oturdu. - Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı. - Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile... İşte hikaye böyle... Uzun lafın kısası anlayanlar anlamayanların da anlayacak hale gelmesinden sorumlu olduklarından, ben de sarf edilen kötü lafların bir eğitim eksikliği sonucu olduğu ve bu eğitimi verememiş olanlardan biri olarak da kendimi gördüğüm için üzgünüm. Yol çok uzun da sonuna varmaya ömür yeter mi bilmem... Akıl ve vücut sağlığınızın sizi terk etmemesi dileğiyle.

Haftalık Tekil Ziyaretçi

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *